Seydişehir Susuz Yaylası ve Doğanın değerini bilmek.

 Seydişehir ilçesi  Konya / Meram Dutlu kırı yol ayırımı üzerinden Konya belediye önü 87,  Akseki yol ayırımı 66,  Manavgat içi çay köprüsü üzeri 135, Antalya  215, Beyşehir ilçesine ise 33 km mesafede yer almaktadır. Rakım olarak denizden 1135 mt yukarıdayız. Akdeniz ve İç Anadolu bölgesinin ulaşım ve iklimi konusunda geçiş bölgesiyiz. Dağlarımız, Toros’ların uzantısı olup, yakınlardan uzaklara kadar meşe, kara çam, köknar ağaçlarımız mevcuttur.

09.2020– Antalya yolu üzerinde Susuz yaylası  olarak bilinen mevki rakım 1450 mt Ankara çıkışlı kişiler başta olmak üzere, hatta kafileler halinde Mevlana ve Kapadokya   turlarına katılan yabancı turistler bile, bu yolu kullanan ve  Antalya bölgesine  gidip – gelen herkesce bilinen, görülen yerimizdir. Bu konuda dağlarımız piknik amaçlı, namlı yerlerdir.

2010 yılı mayıs ayı içerisinde biraz kalabalık olarak buraya  gelmiştik. Ki, bahar ve yaz aylarındaki insan sesleri, kuşgiller familyasının seslerini bastırır. Eşyalarımızı indirdikten sonra çevremdeki kişilerin biraz hayret, birazda kızgın bakışları arasında ilk işim, arabamda sürekli taşıdığım kürek, çapa ve  testeremi çıkarıp,  çevremi temizlemeye başladım.

Benim huyumu bilen, öyle iken ginede bana kızmaktan’da geri kalmayan akrabalarımın kızma sebebi; – Sen temizle, gine batıracaklar,  söylem ve düşüncelerinden dolayı idi. Ginede dinlemeyip, temizlemiştim.

25 Eylül 2010 cumartesi günü bu sefer sadece ailemi alarak aynı yere piknige gittim. Gine eşyalarımızı indirdikten sonra ilk işim, temizliğe başlamak oldu. Bu dediğim yer, yolun kenarında  yaklaşık  3 – 400 metre² bir yer. İnanır’mısınız!  buranın 4/3 nü  2.5 saatte ancak temizleye bildim.

Sayı olarak en fazla atık, ıslak peçete denen mendillerdi. Birem birem tırnaklarım ile topraktan söküp, torbaya biriktirip, belirlediğim bir yere attım. Daha sonra cola, soda, bira cam ve  plastik şişelerini toplayıp şehir içine getirip, – kullanılabilir atıklar çöp kovalarına,  attığım şişe sayısı 25 tane iken, toplamaya zamanım ve takatim kalmadığı için bıraktığım teneke kutular ise, bundan az değildi. Topladığım bütün pislikleri-nizi-  ise taş oyuk arasında kontrolum altında yakarak, imha ettim.

İnanırmısınız, o yorgunluğuma ve de ailemin –Hadi artık yeter, kendi işlerini yap; demesini bile dikkate almadan yapmaya devam ederken, bu yaptığım işten, temizlediğim pisliklerinizden dolayı zevk aldım. Çünkü ben, doğa dostu olan ve bu ortamda bulunmaktan coşku ile  zevk alan bir anlayışa sahibim.

Peki ya sizler ! Benim pisliğimi temizlemeyin, gerekte yok. Ama en azından kendi pisliğinizi temizlemekten, tedbirinizi kısmende olsa almaktan neden imtina ediyorsunuz? Sahibi olduğunuz yeri temiz tutarken, doğayı her şeyden önce kendinizi, çocuk ve torunlarınızı  geleceğinizi neden düşünmüyorsunuz! Neden? O güzelim bakir toprakları pislik içerisinde bırakmayı, kendinizde bir hak olarak görüyorsunuz. ?!

Bu yaptıklarınızı kendinizde bir hak olarak görmeye devam ederseniz, O topraklar, günü geldiğinde siz ve bizlerden, hakkını almayı da kendinde bir hak olarak görecektir.              Eylül 2010. 

İnsan ve Arı.

Bereket Tv de edindiğim bir bilgiye göre; Avrupa ülkelerinde, balın içerisinde % 20 – 1 kğ da 200 gr kadar olan pancar şekerli bal, üzerinde belirtilmesi şartı ile, satılıyormuş. Ülkemizde ise; Resmi Bal tebliğine göre kendi ürettiğimiz bir kğ balda müsaade edilen pancar şeker miktarı ise 50 gr dır.

06.2020– 30 Ekim 2015 cuma günü Euronews tv kanalında bir haber. Avrupa Birliğine  (AB) dahil bazı ülkelerin bal üreten arıcıları,  AB başkenti Brüksel’de Çin den getirilen GDO lu balların ülkelerinde satılmasını protesto etmişler. Haliyle bu ballar insan sağlığının zararına sebep olduğu gibi, arıcının gerçek emeği karşılığı olan parasını da almasına engel olmaktadır.

Gerçek balın tepiti :  Hakiki bal, soğuk yerlerde donar. Bereket Tv de, Samsun 19 Mayıs Üniv. Ziraat Bl .prof. açıklamasına göre Gerçek bal kalitesinin öğrenilmesi için; 27 çeşit tahlilin yapılması ve karşılığında 2013 fiatları ile üniversite imkanları ile yapılmasına rağmen; 1,300.00 TL gerektiği belirtildi. Ben 2014 yılında 3 ana +2 yan tahlil  işlemi için Konya İl Tarım Müdürlüğü Gıda Analizi bölümüne 175,00 tl ödedim.

Bana göre donmuş hakiki balın tespiti şöyle: irmik tatlısı’nı yediğinizde, irmik tanelerini dilinizde hissedersiniz ama dişleriniz arasında, şeker tanesini kırar gibi ezemez siniz.  Ağzınızda yok olur gider. İşte gerçek donmuş balın tespit şekli. Toz Şeker tanesi gibi ‘kıtır – kıtır’ sesi geliyorsa, şekerlidir. Ve kesinlikle donmuş balı  her ne şekilde olursa olsun, eritme yin. Çünkü her eritme anında balın kalitesi düşmektedir.   2010 / 10.2015      Mecit  ALBAYRAK

Seydişehir Eti Alüminyum Fabrikasının özelleştirilmesi ve AİHM kararı.

02.2019 – Türkiye’de devlete ve millete ait fabrikaların nasıl özelleştirildiğini, özelleştirilmeye 1979 yılında karşı çıkan Ecevitin başına neler geldiğini – getirildiğini,  Türkiye’de Kamu Kurumlarının Özelleştirilme Nedeni  başlıklı yazımda geniş bir manada açıklamaya çalışmış ve bağlantılı olarak,  Seydişehir Eti Alüminyum işçisi ve Seydişehir halkının görüşlerini ilave etmiştim. Bu yazımı, face üzerinden paylaştıktan bir süre sonrası ise kendi adıma kayıtlı sitem, aylarca hackle kalmıştı.

Önce şunu kabul etmek ve vurgulamam lazım. Devlet olmanın gereklerinden biri, geçmiş dönemlerdeki hükümetlerin yapmış olduğu Uluslar arası antlaşmaları –üzerinde tadilat yapma / erteleme veya  Ecevit hükümeti zamanında Eti aluminyumu özelleştirme kapsamı dışına alma gibi yetkisi olsa bile – gelen hükümetlerce uygulamak, uygulamaya hazır hale getirmektir. Yapılan bu antlaşmanın, bir devleti ve milleti yok etme aşaması bilindiği halde kabul etmenin vebali, bu kanunu ilk kabul eden O başbakan ve hükümetinin üzerinedir. O vebal ise; 24 Ocak 1980 kararlarını alan  (12.1979 – 09.1980) Adalet Partisi Hükümeti başbakanı / Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Ekonomiden sorumlu yardımcısı, aynı zamanda geleceğin Anavatan Partisi genel başkanı, başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal üzerinedir.

1980 darbe ve anayasası ise, Adalet Partisi hükümetinin almış olduğu kararların, anayasa kitabına  ve devlet düzenine yerleştirilmesini  sağlamıştır. Kapitalizm ve ABD, dünyada ve özellikle Türkiye üzerinde oynayacağı oyun ve kurallarını, daha önceden yazmış, rafa koymuş ve sırası geldikçe uygulamaya koymaktadır. Bu açıklamamın doğruluğunu anlamak için okumak ve düşünmek, gelişen olayları birbirine düğümlemek,  yeterlidir.

Peki! Bir milletin ve devletinin ekonomik olarak yok edileceği bilindiği halde neden! Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerince  kabul ediliyor, iptal edilemiyor veya değiştirilemiyor! ve uygulanmaya konuluyor?

Müslüman ve Müslümanlıkta  Türk Milleti olarak özümüzde – sözümüzde doğru ve dürüst olmamız gerekirken ne yazık ki yalanı, dolanı, haksızlık etmeyi, çalıp çırpmayı bir HAK olarak görmüş, doğru ve doğrulukları reddetmiş; – Benim memurum işini bilir! göstergesinde olduğu gibi,  yanlışları bile bile ve alkışlayarak – alkışlatılarak hep kabul  etmişizdir. Öyle ki, kendi kendimize bile doğruları söylemekten korkar duruma geldik / getirildik.

AKP Hükümeti, 2003  tarihinden bu tarafa hızlı bir şekilde devam etmekte olan özelleştirme gayretleri neticesinde, sonuca varmak üzeredir. AKP Hükümetinin  adalet, hak, hukuktan dem vurması sadece  meydanlarda estirilen bir rüzgardan öteye gitmiyor. Ozelestirmeler sonucu 68 milyar $ havadan para sahibi oldular ama hala cari, açık  hâlâ artan  dış borç var.

Seydişehir Eti Alüminyum Fabrikası 1999/2000 yıllarında DSP – MHP – ANAP hükümeti sırasında, özellikle ANAP kanadınca satılma aşamasına getirildi. DSP ve MHP karşı çıktılar. Hatta bir ara Alüminyum Fabrikasının Türkiyede ‘TEK‘ olması mucibince özelleştirilme kapsamı dışına çıkartmak istendi fakat, ANAP karşı çıktı. Ama yinede satılmadı/sattıramadı. AKP, geçmiş Hükümetlerin parça parça yaptığı özelleştirmeleri toptan yapmaya, bir an evvel kapitalizm ve ABD isteklerini yerine getirme ‘gayretine ‘ girdi.

Seydişehir Eti Alüminyum Fabrikasının nihai satışı 17 Haziran 2005 tarihlidir.

Danıştay, 27 kasım 2007 yılında  fabrikanın satışını iptal etti. Lakin bu mercide alınan karar ve uygulanması, özellikle AKP hükümetinin engellemesi, mahkemelerin doğru kararı vermesini engelledi. Ve  Danıştay kararı hükümetce  yok ‘sayıldı’.

Türkiye’de özelleştirmeleri isteyen ABD ve kendi kuruluşu olan Dünya Bankası ile destekçileri olan AB kapitalizmidir. Seydişehir Eti işçisi olarak bu işlemi dava ederken, haklılığımızın Türkiye üzerinde kabul görmeyeceğini bildiğim ve düşündüğüm için tek güvencem, AİHM idi.

Gelelim ferdi Anayasa Mahkemesi başvurularına. Baş vuruda bulunmak kolay. Bir dilekçe ve bu makamın kasasına yatırılacak olan cuzi bir miktar para. Ama iş burada bitmiyor. Edindiğim bilgi doğrultusunda:

Anayasa Mahkemesi (AYM), önce söz konusu davanın içeriğinin olduğu dosyaların ve her bir sayfasının  gerçek olduğunun kanıtı olması için yetkili bir mahkemeye yönlendiriyor. Bu mahkeme ise onayladığı her bir sayfa başına 1,50 lira harç alıyor. Mahkeme açan ben ve biz arkadaşların dosyaları ise ≈ 400 sayfadan oluşuyor. Ayrıca, Anayasa Mahkemesine başvuru yolunda avukat ücretininde yeniden verilmesi gerekiyor. Bu şekle göre 400 sayfa x 1,50= 600 lira. + Avukatlık ücreti ile birlikte bu  HAKLI davamızda kişi başı ödememiz gereken kümülatif  ≈  3 – 4,000 lirayı buluyor. Bu masrafı ise dava açan kişilerden kaçımız karşılar yada karşılaya bilir? 2013

Yazımın ilk tarafında AKP Hükümetinin hak, hukuk söylemlerinin sadece meydanlarda kaldığını belirtmiştim. Gerçek anlamda savundukları yönde olsalar idi,  Danıştayın almış olduğu kararı, ertesi gün uygulamaya koyarlardı.

Ama; partisinin başında Adalet olan AKP, mahkeme kararlarının uygulanmasını engellemek için  11 Haziran 2012 tarihinde yeni bir kanun  çıkarttı. Özelleştirilip, geçen zaman içerisinde alıcı kişiler tarafından yapılan bazı yenileştirme veya değiştirmeler neticesinde, geriye dönüşü müsait olmayan kamu mallarının geriye alınmayacağı konusunda bir kanun çıkarttı.

Bu kanunun yayınlanmasından sonra; Nilgün Üğüşlü isimli bir bayan avukat; Danıştayın, özelleştirilmelerin iptaline ilişkin almış olduğu kararları geçersiz sayan Hükümet  uygulamalarının İPTALİ için açmış olduğu dava neticesinde Danıştayın  Tüpraş; Eti Alüminyum, Seka ve Kuşadası Limanının satışının iptali kararının uygulanmaya konulması yolu açıldı.  Ama nerede adalet? (Not: Yukarıda anlatılan konu çerçevesinde benzer bir davayı Anayasa Mahkemesinde açmak için avukatımız ile yaptığım görüşmelerde Ali bey – Şimdilik beklemem gerektiğini  belirtmişti.)

Yapılan açıklamaya göre Tüpraş’ın % 14 lük hissesinin borsa değerinin altında satılması;  52 milyon $ değerindeki Seka’nın 1,1 milyon $ satılması ve Cengiz Kardeşlere peşin 290 milyon $ satılan Eti Alüminyum Fabrıkasına ilaveten bedava verilen Oyma Pınar Hidroelektrik Santralinden dolayı devletin (Enerji Bakanlığının açıklaması doğrultusunda) 268 milyon$ zarara uğratıldığı tekrarlanmıştır. Kaynak: Meltem Tv

– Başkalarının aleyhinde olan kararların uygulanması veya çıkarılması için gayret gösteren Hükümetimiz, kendi aleyhinde olan kesin bir kararı uygulamamak için her türlü ‘şeytani’ savunma ve uygulamaları ortaya koymaktadır. Hükümet,  alınan son mahkeme kararının karşı iptali için bir üst daireye baş vurdu. Haliyle bu sonuç beklenecek. –

Bu kararlar doğrultusunda, Özelleştirme Dairesi bu satılan fabrıkaları geriye almak MECBURİYETİNDE. Teslim aldığı günden itibaren 2 -iki- iş günü içerisinde İŞTEN ÇIKARTILAN İŞÇİ ARKADAŞLARIMIZI GERİYE ÇAĞIRMAK ZORUNDA olduğu, çağırılmadığımız takdirde işçi arkadaşlarımızın Özelleştirme Dairesine karşı dava açılması gerektiği konusunda, malumatım bulunmakta.  27.12.2013

Hükümetin, Seydişehir ve bazı devlet fabrikalarının özelleştrilmesi hakkında almış olduğu yeni kararları okumak için bu linki tıklamanız, sizin daha geniş bilgi sahibi olmanızı sağlayacaktır. BALLI OLMAK GEREKİR BAZEN!!! – Maltepe Ekspres Gazetesi.  07.2013

NOT: Bir arkadaşımızın kişisel olarak açtığı -Özlük hakkının iadesi hakkındaki başvurusu, mahkeme tarafından reddedilmiş. 02.2014

Anayasa Mahkemesinin Eti Alüminyum Fabrikasının özelleştirilmesi hakkındaki son, ÖZET kararı –11.04.2014 …..Anayasa Mahkemesi, Oymapınar HES’in özelleştirilmesine, iptal kararı verdi. Kararın gerekçesi, yürütmeye, “sınırlarını bil, yargıyı çiğneme” ültimatomu gibi….Mehmet Cengiz’e bedava verilen ve 1 milyar TL gelir elde edilen Oymapınar HES’in ve Eti Alüminyum’un derhal geri alınması gerekiyor. Bunun dışında iptale konu birçok özelleştirmeye de benzer işlem yapılması gerekiyor. Ancak AKP, yargı kararlarını uygulamıyor. …Oda Tv

SEYDİŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞINA (AÇIK DİLEKÇE)

06.2020 –  ( 28.02.2012 ) Sayın Başkanım; Trafik Kuralları, Dünyanın her yerinde aynıdır. Sadece kurallar Seydişehirde farklıdır. KIRMIZI ışık dur – dur ve uygun ise geç. SARI ışık, bekle – uygun ise geç ve YEŞİL ışık, geç. Her ne hikmet ise şehrimizin Hükümet önü ve Seyit Harun Bulvarı havuzlu kavşakta devamlı yanıp sönen KIRMIZI ve SARI ışıklar olduğu halde, hala ve hala BU IŞIKLARIN NE MANAYA GELDİĞİNİ BİLMEYEN  %90 EHLİYETLİ – EHLİYETSİZ  sürücülerimiz maalesef şehir içi yollarımızda cirit atmaktadırlar.

Üstelik kuralları bilen ve uygulayan sürücüler, ışık hakkını kullandıkları zaman, sözlü veya klaksonlu hakaretlere maruz kalmaktadırlar.

Sayın Başkanım; kuralları kendisinin koyduğunu sanan ve yollarda cirit atan sürücülerin takip edilmesini, uyarılmasını, gerekli ikaz levhaları ve ışıkların  sürücünün gözüne sokulmasını, gerekli levhalar yoksa herkesin görmesinin sağlanmasını; Gerekli merciler ile işbirliği yaparak bu hataların yok edilmesini, arz ederim.     28.02.2012  Mecit  ALBAYRAK

Not:   Bu dilekce 28 . 02. 2012 tarihinde Seydişehir Belediyesine  VE 12. 03. 2012 tarihinde  e- posta olarak Seydişehir Kaymakamlık Makamına, tarafımdan gönderilmiş olup, bu düşüncemi  başkaları ile paylaşmayı yararlı gördüm. 11.2015

Tekrar 2019 yılında, Belediye binasının güneyindeki yoldan. belediye istikametine çıkan vasıta şoförlerin, doğu/batı yönünde akan trafiği görmeleri için, belediye duvarı veye yanına, dış bükey ayna konulması için  dilekçe verdim, topu Konya BB attılar. 06.2020

Anayasa Mahkemesince; Özelleştirmeler ile ilgili bakanlar kurulu kararının iptali hakkında.

 06.2020 – Türk topraklarının bölünmesi yolunda sayılan her türlü faaliyet, Hükümet tarafından aynen ve fazlası ile destek görmektedir. Yunan Rumlarına ait Heybeliada yetimhanesine ait mahkemeden çıkan kararı AKP hükümeti, itiraz edip görüşünü dile getirmeyi bile gerek görmeden, hemen uygulamaya koydu. Ama kendisine ters bir görüşteki kişinin mahkemeden aldığı bir karara hemen itiraz edip, bir üst mahkemeye taşımaktadır. Bu tip uygulamaları örneği her zaman vardır.
Diğer taraftan, AB nin, Türkiye’deki azınlıklar için ‘bastırarak’ isteyeceği her türlü kolaylık, en kısa zamanda yerine getirilirken, Ne yazık ki vatanın ve milletin menfaati için, Seydişehir Eti Alüminyum tesislerinin satışının iptal edilmesini  isteyen  T.C. mahkemeleri ve kararı yok sayılıp, milletin malının talan edilmesine imkan sağlanmaktadır. Geçte olsa yanlış hesap Bağdat tan döndü. Bakalım nereye kadar!  ——

” Danıştay 13. Dairesi’nin, bazı özelleştirme uygulamalarını durduran kararlarının, Bakanlar Kurulu kararıyla bypass edilmesine ilişkin yasal düzenleme, Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildi.

HANGİ ÖZELLEŞTİRMELER? Anayasa Mahkemesinin  iptal kararı ile;
1. Seydişehir Eti Alüminyum (Rizeli hemşehrisi; Cengiz -Kardeşler- İnşaata verilmişti)
2. Kuşadası Limanı (Limaş AŞ daha sonra İsrail’li Sami -Sammy- Ofer’in oğlu Eyal Ofer’e satılmıştı)
3. TÜPRAŞ (Yüzde 14.76 oranındaki hissesi İsrail’li Sami Ofer’e verilmişti)
4. SEKA Balıkesir (SÖZCÜ’de daha önce yazdığımız gibi, şehrin ortasında 2.000 dönümü yakın arsası, 230 lojmanı, 30.000 m2 fabrikanın kapalı alanı olan bu tesis, sadece 1.1 milyon dolara adeta bedava Başbakan’ın dünürü Albayrak Grubu’na satılmıştı)
5. Çeşme Limanı (Ulusoy Ortak Girişim Grubu’na satılmıştı). satılması işlemlerini iptal eden yargı kararlarını ortadan kaldıran Bakanlar Kurulu kararı, Anayasa Mahkemesi kararı ile, boşa çıkmış oldu.
Danıştay 13.Dairesi, hukuka aykırı olan ve adeta bedavaya giden yukarıdaki özelleştirmeleri ( Seydişehir Eti Alüminyum 2006 yılında) iptal etmişti.
AKP bu iptaller üzerine, inanılmaz bir yol izlemiş ve 26 Nisan 2012 tarihinde çıkartılan 6300 sayılı yasaya bir düzenleme ekleyerek, “Danıştay kararının uygulanMAMASI konusunda”, Bakanlar Kurulu’na yetki vermişti!
Bakanlar Kurulu da 12 Haziran 2012 tarihli Resmi Gazete’de; fiili imkansızlık nedeniyle Kİ, bu imkansızlığı da Hükümetin kendisi yaratmaktadır.  CHP’nin olayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi üzerine, Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulu kararının dayanağı olan yasal düzenlemeyi iptal etti. Lakin hemen sevinmeyiniz; Anayasa Mahkemesinin  kararının devamında :

Şayet özelleştirilen yeri alanların aldıkları kurum dahilinde yaptıkları yatırım ve modernize neticesinde, devlet malının geri dönüşümü imkansız hale gelmiş ise, özelleştirilmenin iptalini isteyen mahkemenin kararları YOK SAYILACAK.  Bu şekle göre elimde 2015 yılına ait yeni Meram Gazetesinin ekine göre 2005 yılında Cengiz Kardeşlerin 305 milyon $ aldıkları Eti Alüminyum fabrıkasına bu güne kadar 550 milyon $ yatırım yapmışlar! 2005 yılında özelleştirildiğinde –  5000 işçi çalışacak – çalıştırılacak denilen fabrikada yine bu ekte yazıldığına göre 1200 kadrolu 500 taşeron işçisi olmak üzere toplam 1700 işçi çalıştırılmakta imiş.

Fabrikanın satışına karar verildiğinde fabrikada 1400 kadrolu + 400 memur + 700 taşeron olmak üzere toplam 2500 kişi çalışıyor idi

10.2013 Avukatımız Sayın Ali Altay bey ile yaptığım görüşme neticesi:  Anayasa Mahkemesinin açıklaması gereken gerekçeli kararın beklenilmesi lazım. Bu gerekçeli kararda; Özelleştirilme mağduru işçilerin ÖZLÜK HAKLARI VERİLME-li-Sİ  gerekir veya türünde bir karar verilmesi halinde bazı haklarımız olacak. Özlük hakkımızın yok sayılması halinde ise, yapılacak bir şey kalmıyor. Ali Bey, açıklanacak karara göre hareket edileceği ve bizlerin bilgilendirileceğini belirttiler. 08.11.2013

Evet; beklediğimiz karar açıklandı. Bazı arkadaşlar ile ben, bir takım gelişmeleri takip ediyor idik. Netleşmeden paylaşmak istemedim. Gelişme şu şekilde:  11 Haziran 2012 tarihinde Hükümet, – Özelleştirilip, geçen zaman içerisinde alıcı kişiler tarafından yapılan bazı yenileştirme veya değiştirmeler neticesinde, geriye dönüşü müsait olmayan kamu mallarının geriye alınmayacağı konusunda bir kanun çıkartmış idi.

Bu kanunun yayınlanmasından sonra; Nilgün Üğüşlü isimli bir bayan avukat;   – Danıştayın, özelleştirilmelerin iptaline ilişkin almış olduğu kararları geçersiz sayan  Hükümet uygulamalarının  İPTALİ için açmış olduğu dava, sonuçlandı. Ve hükümet aleyhinde karar çıktı. Bu şekle göre Tüpraş; Eti Alüminyum, Seka ve Kuşadası Limanının satışının iptali kararının uygulanmaya konulması yolu açıldı.  (Not: Yukarıda anlatılan konu çerçevesinde benzer bir davayı Anayasa Mahkemesinde açmak için avukatımız ile yaptığım görüşmelerde Ali bey – Şimdilik beklemem gerektiğini  belirtmişti.)

Yapılan açıklamaya göre Tüpraş’ın % 14 lük hissesinin borsa değerinin altında satılması;  52 milyon $ değerindeki Seka’nın 1,1 milyon $ satılması ve Cengiz Kardeşlere peşin 290 milyon $ satılan Eti Alüminyum Fabrıkasına ilaveten bedava verilen Oyma Pınar Hidroelektrik Santralinden dolayı devletin (Enerji Bakanlığının açıklaması doğrultusunda) 268 milyon$ zarara uğratıldığı tekrarlanmıştır.  Kaynak: Meltem Tv

Bu kararlar doğrultusunda, Özelleştirme Dairesi bu satılan fabrıkaları geriye almak MECBURİYETİNDE.  Teslim aldığı günden itibaren 2 -iki- iş günü içerisinde İŞTEN ÇIKARTILAN İŞÇİ ARKADAŞLARIMIZI GERİYE ÇAĞIRMAK ZORUNDA olduğu, çağrılmadığımız takdirde işçi arkadaşlarımızın Özelleştirme Dairesine karşı dava açılması gerektiği konusunda malumatım bulunmakta.  27.12.2013

Hükümet, Danıştay kararının iptali için Anayasa Mahkemesine baş vurmuş. Anayasa Mahkemesinin vereceği karar, neticeyi belirleyecek. 28.12.2013

Kısaca;

Anayasa Mahkemesi (AYM) başkanı Zühtü Arslan: AYM’nin bu güne kadar verdiği hak ihlal kararlarında;  %52,1 oranında, adil yargılanma hakkının (siyaseten) ihlal edildiğini belirtiyor.  Haziran 2020

Kovan için tomruk alımı

06.2020 –  Bu konuda devletin arıcılara özel olarak tanıdığı fazla bir ayrıcalık ve imtiyaz yok. Bulunduğunuz bölgedeki Orman İşletme Müdürlüğü‘ne yazacağınız  bir dilekçede;  “Arı Kovanı İçin” aldığınızı  belirtmeniz şartı ile, istediğiniz miktardaki tomruğu seçmenize sadece, ”göz yumuyorlar”.

Tomruk seçerken; Alınan tomruğun dış yüzü düzgün  olan – olmayan, içi kof  olan – olmayan ile, budağı  yok, az veya çok olma şekline göre kovan sayısı değişir. Alacağınız tomruk çapları ne  kadar  büyük,  ve kalem gibi olursa, menfaatiniz daha çok  olur.

Bu arada, marangozun keseceği ve çakacağı lataların, çitaların kalınlığının 1 mm değişmesi bile, sayıyı etkiler. Velhasıl;  Polen tuzaklı,  İlaveli, Kapaklı ve kürek tahtası 21 cm olan çitalardan 20 şer adet dahil olmak üzere, 10 – 12 arasında kovan yaptırabilirsiniz. 10.03.2013 Pazar)

Seydişehir Kuğulu mesireliği.

Şubat2011-Ferzine çeşmesi ağaç dib, kardelenler Şubat2011-Kuğuludan SŞ. 160820142086- deponun suyu

06.2020 – Dünyadaki tüm toprakların ‘bakir’  insanların ‘cahil’ sayıldığı zamanlarda, her şey doğal ve doğallığını devam ettiriyordu. Her ne zaman insanlar, medeni ve teknoloji sahibi oldular, O zamandan bu tarafa dünyamızın, doğallığı ve ellenmedik bakirliği kalmadı.

Benim 50 yıl öncesinden, özellikle avcıların ve görevlilerin ayak bastığı, bu kişilerin kolayca  gidemediği yerlerde kırık – dökük kayıklar içinde gezindikleri sazlık, bataklık olan, mevsimine göre de, göçmen kuşların gelip konakladığı, yumurtalarını bıraktığı, giderken de yavrularını yanlarında alıp götürdükleri bir Kuğulu‘muzu duyar ve hatırlarım.

Yabani Kazlar ve ördeklerin sadece adları kaldı. Bıldırcın ve Keklikler, -vurmak için- ‘mikroskopla’ aranıyor. Buraya adını veren  KUĞU ları ise Seydişehir Belediyemiz, Kuğulu’nun adına layık olması babından, 2012 yılında 3 tane kuğu temin edilip, havuza bıraktı.

Kuğulu‘muz; Şehrimizin güneyinde, Antalya yolu üzerinde; Toros Dağlarının uzantısı –Giden Gelmez  dağ gurubuna dahil olanKalafat dağının yarım daire şeklinde kucakladığı; Yazın yeşillikler içerisinde kısmen sulak ve sulanan;  Kışın ise Allah vergisi, su deryası bir mesirelik. Şehir merkezine 8 km mesafededir. 40.400’e varan nüfusumuz (2012) [2020 – Köyler dahil 69,000]  için son 8 -10 sene hariç, tüm içme sularımız burada bulunan ≈ 4 mt derinlikteki kuyudan, pompalar vasıtasıyla depoya basılırken, buna sonradan artezyen kuyuları da ilave edilmesi mecburi olmuştur. 2008  yılında  Şehrimize bağlı Akçalar kasabası yakınındaki 1210 rakımlı Çal tepesi üzerinde başlayan  artezyenden su çıkartma çalışmaları, 2012 yılında neticelenmiş ve yeni su hattı, eskisine/yenisine bağlanmıştır. Yalnız bu suyumuzdaki kireç oranı biraz fazla gelmekte olduğundan Belediyemiz, bu suyu fizyolojik arıtma yoluna gideceğini bildirmişti. (2015 hala yapılmadı)r.

Bu güne kadar açılan tüm artezyen kuyu ve sularının, şehrimize iki yönlü faydası olacağı beklenilmektedir.

Çal mevki ve diğer artezyenlerden basılan su sayesinde; Seydişehir ilçe merkezine ve Etibank Alüminyum Fabrikasına,  Kuğulu ve Bel dibi mevkiinden basılan yeraltı su miktarı haliyle  azalacaktır. Bu ise, Kuğulu yer altı su miktarının artmasına, Kuğulunun daim nemli olmasına, neden olacaktır.

Yağmur mevsimin kısmen başladığı Ekim ayından itibaren, yer altı nehir ve göletlerimizin dolması ile önce, zemin yüzeyinde sular çıkmaya başlar. Kasım – Aralık ayları içerisinde, çoğalan yağmur sularının etkisi ile, Kuğulu zemininden dikine ≈ 40 mt yükseklikte ve 100 mt içeride ve Kalafat Dağının üzerinde  olan, halk arasında ‘Gürlevik‘ denen noktadan önce uğultular, sonrası havaya tazyikle fışkıran yer altı sularımız; Yer altındaki su bolluğunun bir nişanesi olarak, beyinlerimize kazınır.

Gürlevik, kasım 2009 ve  2010 yılı Aralık ayının son haftasına doğru patlamıştı.  Gürlevik in suyu fışkırdığı zaman önünde, dikilmek çok zor olur. Öyle’ki, suyun ilk çıkış anındaki uğultu sesi, kuş uçumu ≈ 1 km mesafeden duyulduğu söyleniyor. Son 20 yıla varıncaya kadar, yer altından çıkan su ile, şehrimizde yağ balığı olarak bilinen balık türüde çoğalırdı.

Şunu da belirtmeden geçemiyeceğim: İnsanoğlu gibi aç ve bencil bir mahlukat yoktur. Bu balık, geçmiş yıllarda haddinden fazlası ile bölgemizde bulunurdu. Bu balığı yemek için yakalamaya çalışanlar,  azı ile yetinmediği gibi, okur yazar dediğimiz kişiler dahil, değişik bölgelerde daha büyük balıkları yakalaya bilmek için, 3-5 tane  değil, bidonlara doldurup götürüyorlardı.

Hazıra ne dayanır? Haliyle yeryüzüne çıkan yağ balıkları da, suların çekilmesi ve bilinçsizce yakalanmaları neticesinde, yok oldu. Evet; Her nimetin bir külfetinin olduğu, aşikardır. Diğer bir etken ise; çok yağan kar ve yağmurun etkisi ile dolan yer altı sularımız, her yedi (7) senede bir yer yüzüne patlar ve yüzlerce dönüm arazi sular altında kalır, yer altında üreyen yağ balıkları da göz önüne çıkardı.

Benim Kuğulu ile olan bağlantım sadece yazın piknik amaçlı değildir. Özellikle insanların olmayıp, yabani domuzların yattıkları çalı diplerinden, sanki bana; ‘Hala ne duruyorsun ,akşam oldu, ezanlar okunuyor, git‘, der gibi homurdanmalarına kadar yağmurun, sulu sepenin altında, sonbahar ortalarında başlar, su akıntısının kesildiği Mart – Mayıs ayına kadar devam eder-di-.

Kimine göre ben; defineci, (silah gömülerinin sıkca söylendiği zamanlarda) silah saklayan kimine göre de Allah rızası için  oralarda oyalanan, düzenleyen doğayı seven birisi idim. 2008 – 2010 yıllarının kış aylarında 3 yıldır çalıştığım o bölgelerde artık yapacağım çok bir iş kalmadı. Peki ben ne yapmıştım:

Bu bölgenin, Ferzine Çeşmesine çıkan taş yolu, AKP’li belediye başkanımız İbrahim Halıcı yaptırmıştı. Bu taş yolun üst tarafı ve yukarılardan gelen yer altı suları, bu taşların üzerinden geçerek, öbür tarafından araziye yayılıyordu. Suyun yayılması bir tarafa, taşların üzerine çamuru yaydığı gibi akan su,  taşın altındaki toprağı yumuşatıp akıtmakta ve yolun bozulmasına neden olmakta idi.

Peki, bu durumu, belediye çalışanlarının görmemesi veya duymaması mümkün mü? Değil! Bu yol yapıldıktan 1,5 – 2 sene sonrası, tabiri caiz ise bu görevi ben devraldım. Orada bulunmam ve gayretlerim, aynı zamanda benim ruhumu gençleştiriyordu. Öyle ki, yağış altında goçuğumdan damlayan suyu bile dikkate almıyor idim.

Bu heves ile, Ferzine Çeşmesinin 15 mt yukarısından çıkan yer altı suları için aşağıya doğru ≈ 250 mt su yolunu bazen balyoz ile, bazen kazma – kürek, bazen çapa kanal açtım. 2011 yılından bu tarafa, medarı iftiharım olan bu yer ve su yollarını görmek, bozulan yerleri yeniden yapmak için zamanım olmadı. 01.02.2014 Cumartesi günü tekrar aynı yere gidip, bozulan kanal  yerlerini  onardım, düzenledim. Şimdi oralara bu işleri yapmak için gidecek olsam; para vermem lazım.   10 . 2010    Mecit  ALBAYRAK

Seydişehir’de orman yangını

02.2018 – Edinilen bilgiye göre, ilçenin Kavak köyündeki ormanlık alanda henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı.

Seydişehir Belediyesi itfaiye ekiplerinin ve vatandaşların çabalarıyla söndürülen yangında 40 dekar ormanlık alanın zarar gördüğü bildirildi.

Öte yandan, ilçeye bağlı Tol köyünde de 10 dekar buğday ekili alan yandı. 02.08.2010  🙁

11.2015 – Konya’nın Seydişehir ilçesinde çıkan yangında 40 dekar ormanlık alan zarar gördü.

Seydişehir de dokuz sene zarfında değişen bazı ihtiyaç maddeleri ve zam oranları.

SENE    03. 12. 2003      25. 05. 2012

1 – Ace     :  1.245.000  TL                                      3.25 krş

2 – Porçöz   :   1.100.000  ”                                        2.95   ”

3 – Kosla Tül (el)    :   7.150.000   ”   500gr Normal      10.45   ”

4 –    ”          ”  sıvı  :    5.850.000  ”                                     10.75  ”

5 – Marc Cam Sil   :    2.150.000  ”        900gr                    3.75  ”

6 – Cam Sil            :    1.870.000  ”       l lt                             2.95  ”

7 – Orkid  Nrm. Knt:    5.995.000  ”  (42 Adet)                      ?

8 – Selpak 12li WC:    9.250.000  ”  (2 katlı) –  16 lı        12.45  ”

9 – Temis    ”    ”   :     5.290.000  ”        ”                                ?

10 – ”          8li  ”    :    3.750.000  ”       ”                                  ?

11 – Vernel      lt    :     2.850.000  ”                                      6.90 ”

12 –     ”     2 lt       :      4.990.000  ”                  1.5 lt   –      8.95  ”

13 – Çamaşır Suyu  :0.590.000  ”  –  0.5 lt         4 lt   –     3.95  ‘

14 –  Yumurta       :     2.750.000  ”      30 lu                       5.90  ”

15 – Toz şeker      :     8.670.000  ”        5 kğ                       11.95 ”

16 –   ”      ”’          :      3.540.000  ”        3 kğ                        9.45 ”

17 – Gitaş  kp şkr :      1.990.000  ”               750 gr    –      2.50 ”

18 – Baldo pirinç  :      3.900.000  ”        Kğ                        7.45 ”

19 – Duru baldo   :      2.525.000  ”          ”                          5.65 ”

20 – Kırmızı Mercimek :    1.980.000 ”                              4.95 ”

21 – Ülker  fıstıklı :     1.575.000  ”       80 gr  Çikolata     2.50 ”

22 – Nescafe Kafeinsiz  : 8.325.000 ”  100 grGold Kafeinsiz 19.90 ”

23 – Cola Turka  2.5 kğ :     1.825.000 ”                3 lt   –    3.20 ”

24 – Kristal Riv Z.yağı  :  28.750.000 ” –        5 kğ           37.50 ”

25 –    ”       Sızma     :     7.095.000 ”            kğ                  13.90 ”

26 – Acılı Şalgam suyu :     1.525.000 ”  – 2 kğ –               2.50 ”

27 – Piliç  Bonfile   kğ    :     4.650.000 ”                            6.95 ”

28 –    ”   Kuşbaşı   ”     :     4.750.000 ”     kğ                    6.95 ”

29 –    ”       But      ”     :   2.750.000 ”          kğ                  5.95 ”

30 – Dana  Kuşbaşı    :     13.750.000 ”       kğ                23.45 ”

31 – Selva un             :      3.290.000  ”     4 kğ    5 kğ  —  7.75 ”

32 –    ”     ”                :       8.185.000 ”         10 kğ            15.25 ”

33 – Sütaş yoğurt  1 kğ :       1.850.000 ”       2.250 gr   5.65 ”

34 – Dimes süt  200 gr:        0.415.000 ”                         0.65 ”

35 – Cebel kaşar 1 kğ   :      7.695.000 ”        700 gr     10.50 ”

36 – Gesaş Kakaolu kğ :         4.530.000 ”   Helva       11.95 ”

37 –    ”      fıstıklı     ”      :         6.735.000 ”           ”      20.95 ”

38 – Evin yağ  250 gr  :          0.565.000 ”              Kalıp yağ          ?

39 – Ülker Bzm   ”      :      0.580.000 ”               ”           1.60 ”

40 – Knorr Mrcmk Çr.:          0.560.000 ”  – 65 gr     80 gr –     0.95 ”

41 – Maggi    ”          ” :     0.460.000 ” – 77 gr     72 gr –  0.90 ”

42 – Pınar ayçiçeği  : 1.290.000 ” – 400 gr  sıvı yağ  1 lt  5.20 ”

43 – İthal muz  1 kğ :   2.490.000 ”                                    3.50 ”

44 – Medine Hurması  7.450.000 ”      – Kğ –                 25.90 ”

45 – İpana aktif byz    4.825.000 ” – 68 gr –      75 gr –  13.25 ”

46 – Çaykur Kamelya  : ———-                       1 kğ        13.50 ”

47 – Güneyce Filiz çay:  _______                     ”             9.95 ”

48 – Lipton D. Krdnz    :      ________          ”              11.95 ”

49 – Cebel Süzme Çiçek balı _____      850 gr             14.95

” Biz nice yoklukları, zamları gördük. Daha ne istersiniz’, diyecek olanların – Türkiyede Kamu Kurumlarının Özelleştirilme Nedeni  başlıklı yazıma bakmalarını istirham ederim

ARI VE ARICILIK HEVESİM !

11.2015 –  Arıcılığı  yıllardır yapmak isterdim. 1987 yılında Alüminyum fabrikasında çalışırken, arıcılık kursuna gitmek istedim. Lakin, kurs yeri ve saatleri uygun olmadığı için, gidemedim.

Emekli olduktan sonra bir ara 2 dönem apartmanımızda yöneticilik yaptım. Bu zaman içerisinde, ilçemizde açılmış olan arıcılık kursuna başladım. Genel kurulda apartman için çalıştırdığım kişi haklı, ben haksız oldum. Tekrar seçtiler ama,  hala ve hala çalıştırdığım kişiyi savunmaya devam etmeleri üzerine, yönetimi bıraktım. Bunu niye yazdım! Toprak ve Arının, verilenleri inkar etmediğine inandığım için.

Kurs sonunda arıcılık sezonu bitmek üzere olduğundan, hemen arıcılığa başlayamadım. 2010 yılı Nisan ayında, kurs hocamın vasıtasıyla  öğretmenlikten emekli bir arıcı ile temas kurup, başlangıç olarak iki arılı kovan  alma konusunda anlaştık. Yalnız arılar kışlık  yerleri olan Antalya’dan geleceklerdi.

22 Nisan 2010 cuma gecesi bir kamyon dolusu kovan geldi. Saat 02.00 de indirmeye başladık. Beş gün sonrası ustam olacak kişinin önerileri ile iki adet kovanı seçtik. Ustamın yanında bir ortağı var. Esas yönetim hoca’da.

Onların yanında bazen sorarak, bazende yaptıklarını gözetleyerek bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Mayıs ayı içinde bir hazır ana alarak, 2 kovandan  3. kovan çıkarttık. Bu sene çiçek bakımından kısır bir dönem olduğu konuşuldu. Geçen sene ‘oğul’ çok vermişken, bu sene ustalarımın yaklaşık 110 kovanından sanırım, 10 tane oğul aldılar.

Her işin kendine göre bir zahmeti var. Haliyle ağır bir işi olmasa da, kovanların yanına gidip gelmek bile bir iş. Bunu şikayet yönünden yazmıyorum. Kovanların olduğu mevkinin, tepelerin ve dağların yanında olması, bana apayrı bir haz veriyordu. Bu işi zevk ala ala yapıyordum vede hoşnut’tum.

İyisi – kötüsü ile 5 ay 10 günlük acemilik ve yaz dönemi, 25 Ekim 2010 cmt akşamı,  Allaha  şükür selamet üzere bitti. Saat 16 – 17 arası rüzğar ve gök gürültüsü ile başlayan bir güz yağmuru serenomisini yaşadık. Neden sonra yağmur dindi. Bu sefer ustalarla beraber, daha önce indirdiğimiz kovanları bu sefer daha kalabalık bir şekilde kamyona yükledik. Yüklemenin sonuna doğru yağmur tekrar çileşmeye başladı.

Başkaları ile konuşurken, – Benim 2.5 kovanım var, diyordum. İlk iki kovanıma ilave koymuşken, çoğalttığımız kovan sadece damızlık olarak kalmıştı.

Ustalar tekrar Antalya yolunu tutarken ben, komşumun bağına doğru hareket ettim. Daha önceden kovanlarımı nereye koyabilirim! diye düşünceye kalmıştım. Öyle ya sadece benim isteklerim değil, başkaları ne diyecek, buda önemli idi. Ama düşündüğüm kadar değilmiş. Sağ olsun komşum Hasan Gürcan abi, – Şuan deyil ama, şimdilik kardeşimin bahçesine koyalım, sonrasını hallederiz, deyince rahatladım.

Kovanlarımı koyduğum Bağarası mevki her yeri sebze bahçeleri dere tepe yeşillik olan bir yer. Şimdi nerede ise ‘bir karış’ yeşil tepeleri zor bulunan, her yeri beton evlerin kapladığı, sadece yağmur mevsiminde su gözleri açılan, bazı vatandaşların betonlaşmaya direndiği,  yeşillikler arasında bir bölgemiz.

Kovanlarımı koyduğum yer, ‘hala ben varım’ diye bilen bir yeşil bölge. Yakınında  yazın yok olma durumuna gelsede devamlı akan bir çay mevcut. Ertesi gün arılarımın hatırını sormaya yanlarına gittiğimde arılar sanki bana – Abi, bizi o kurak tozlu yerde öldürmüşsün; derecesine canlı ve eskisine göre daha hareketli idiler.

04.10.2010 pzt günü, kovanlarımın iki tanesini açtım. Nakliye sonunda bir hasar olup olmadığını görmek istedim. Üzerinde ilave olanın birini açtım, hasar yok. Mayıs ayında ana verdiğimiz kovanı açtım. Bu kovanda daha öncesi bal çıtası almıştık ama, geleceğimize yakın usta, aç-tır-madı.

Kovanı açtım ne göreyim; ilaveli kovanda arısız boş yer görünmezken, bunda arılar üst ,üste binmişler. 9,5 çıta bal ve arı dolu. İkisini alıp, taze çıta koydum. Etraf arı kaynıyordu. Çorabımın üstünden ve 4 yerimi soktular bile. Şu an saat gece yarısın geçti ve  0,30 , sokulan yerlerim hala sızlıyor. Sızlıyor ama; Bacaklarımda sinirsel bir durum var,acaba faydası olur’mu?

Şimdi kovanlarıma  istediğim zaman, tabii ki gerektiğinde istediğim şekilde bakıyor, sağını solunu inceliyor  ve bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. (haklı-haksız) Şunu yap, şunu yapma diyende yok. Zevkim iki katına çıktı. Ölürlersede –  Şahlanırlarsa’da sonuçta benim arım. Ayı’ya sormuşlar:

Ensen neden kalın ?  Kendi işimi, kendim görürüm, demiş.

Ustaların yanında onlar için çalışma mecburiyetim olmamasına rağmen, – Hem yardım edeyim, hem bir şeyler öğreneyim, diye 110 kovan benim miş gibi, çalıştım. Hal böyle iken, esas usta öğretmen arıcı, 2 sorumdan sonra  – Çok soruyorsun,  dedi. Siyasi görüşümden dolayı, aralarında istekle dolaşmama rağmen beni yetiştirme isteği öğretmen olmasına rağmen, az idi.  Kovan bakım sırası benim kovanlara gelindiğinde -lütfeder gibi-: Şunlara da bir bakalım, derdi. Ben ise, bildiğim bir bilgiyi başkalarına vermek için, ayaklarına gider, gitmek için bahaneler arayan biriyim. (2015) Belli değil mi? Yaşadıklarıma atıfta bulunmak için değil. 2011 yılı başında, kendi adımla bu sayfayı açtım ve bildiklerimi siz dahil, herkesle paylaşıyorum.

Arılar; verileni inkar eden insan değil, bir  böcek.  İyi bakarsam, inkar etmeyip hepsi büyüyecek. Ama. Allah nazardan saklasın. Nazar değerse, arı ilerlemez.

İnşaallah, karşılıklı fikirlerimizi paylaştığımız arılı – ballı nice  yıllarda görüşe bilmek  niyazımla. Kalın sağlıcakla.  10.2010    Mecit   ALBAYRAK

2010/ 2018 – Seydişehirde İlk Kar anları.

06.2019 – Evimin balkonu önünde bulunan sedir ağacı, karın hangi yönden geldiğinin belgesi oluyor. Ağaç dallarına ilk kar 11 Aralık 2010 Cumartesi günü yağdı. 12.12.2010 pazar saat 13.00 Arılarımı kontrol için gittiğim Pınarbaşı mevkide yaptığım ölçüme göre, sıkışmayı göz önüne almazsak yaklaşık 60 cm kar vardı.

2011 … 2012 – 13 yılına ait ve ayaklarımızın değdiği ilk kar 6 Ocak 2013 te yağdı, ama hemen eridi. Şuan 13 Ocak ve gece saat 0.43, lapa lap kar yağıyor.

20 Kasım 2014 – 18 Şubat 2015 arası yağan kar, eriyenlerle birlikte 150 cm çok geçti. Balkondaki dereceme göre şuan ve saat 21.00 ve – 0,9 C’ çok soğuk yok ama,  etkisiz geçen yıllara göre bu sene bayağı etkili kar yağdı. 02.2015

(2016 – 2017 Kışında) 1 Kasım 2016 Salı gecesi Küpe dağının tepelerine kar serpelemiş.  Aynı gece saat 24′ te dış sıcaklık + 1,3 C’ idi. 13 Aralık 16 – 16 Ocak 2017 arasında eriyen yağan kar ≈ 260 cm buldu. Öyle iken, şehir içinde aşırı soğuklar -15 C’ geçmedi. Ama soğuklar, uzun sürdü.

Seydişehir’e 1988 yılının Ocak ayında yağan kar; 3 ay yerden kalkmamış ve o sene çok kuvvetli soğuklar nedeni ile, evlerin içindeki tesisatlarda patlamalar olmuştu. O seneden 2017 yılı ocak ayına kadar, çok yağan ve yerde uzun süre kalmış bir karlı kış mevsimini, yaşamadık.

04.04.2017 salı günü Konya’da idim ve bir şeye dikkat ettim:

Konya içindeki ağaçların çoğu çiçek açmış, hatta rüzğardan çiçeklerini dökme durumuna gelmişken; Konya belediye sınır çıkışından itibaren Seydişehir merkezine kadar geçen (85 km) arazide bulunan ağaçların daha çiçek açmadığını, tespit ettim.

Nisan ayının ortası Bu gün ise Çrş; evimin arkasında kuytu yerde olan badem ağacının uç dallarında sayılı çiçekler oluşmuş. Bu gecikme nedeni ise;

13 Aralık 2016 – 16 Ocak 2017 arasında yağan 260 cm kar ve şehir içinde -15 ‘C geçmemiş, şehir dışında ise – 30’C dayanan soğuklar, bitkilerin geç uyanmasına neden olmuştu. Şuan 5 Nisan, Taraçcı kasabası arkasındaki dağda, kimi karlar 1 mt genişliğinde erimiş, bakalım ne kadar dayanır!

2017-2018 – Kışında soğuk olmadığı gibi, kar yok denecek kadar az yağdı. (35 cm) En fazla soğuk -15 C’ Bu gün 22 Şubat ve kuraklık var. 2018 yazından sonrası, Antalya bölgesinde yaşamaya başladığım için Seydişehir kışlarını göremeyeceğim. Antalyada iken kış, uzun süreli serin ve kapalı geçti. Kış mevsiminin yarısı, geçmiş yıllara göre yağmurlu geçti.

Seydişehirde ise, ramazan ayı olan Mayıs serin oldu. Şu gün için Haziran ayının 28 cuma ve dışarda 1,5 saat yağmur yağdı. Bir hafta önceside yağmur yağmıştı. Bir yetkilinin dediği üzere bütün mevsimler birbiri içinde olacak. Öyleki yağmurlar yağmaya devam ederse, Allahın izni ile 1981 yılında yok olan Suğla düdeni, tekrar faaliyete geçecek gibi. 06.2019

Babam Lazoğlu Şükrü Usta.

 images-babam

 Aslında 1923 Gürcüstan Devleti, Batum şehri doğumludur. Ülkemizde, O yılların şartlanılmış ve şartlandırılmış gelişmeleri doğrultusunda doğum yeri ve tarihi,  Hopa – 1925 olarak yazdırılmıştır.

Babası ve büyük babam; Azerbaycan Devleti Şeki ili, İnce Zunut köyüne kayıtlı Yusuf oğlu,  Mecit YUSUFZADE ( 1885 – 1926 ).  Annesi ise, Türkiye Cumhuriyeti Artvin ili Hopa ilçesi Ebuislah köyünden Ayşe …  ( Türkiye 1901 –  Azerbaycan / Bakü 1987 )

Üç yaşına kadar babası Mecit, annesi Ayşe ve ablası Fatma (1922 – 2004) ile beraber Batum’da büyüyen babam, küçük kardeşi Hamdi’nin (22 Mart 1926 – Ağustos 2013 ) doğumundan sonra annesi, o zamanlarda yanına gelmiş olan kız kardeşleri ve annesine :  Hamdi olunca Şükrü ile fazla ilgilenemiyorum. Siz memlekete giderken Şükrü’yü yanınızda götürün, biraz yanınızda kalsın, deyip Hopa’ya gönderir (1926). Babası dedem Mecit,  Batum ve Artvin çevresinde hatırı sayılır bir esnaf ve işverendir. O günün şartlarında –Deri işleme atölyesi olan dedemin hatırı sayılır maddi gücü  olduğu, ileriki zamanlarda Seydişehire gelen Baba Annem, halam, amcam ve  babamın dayısı ve akrabaları tarafından anlatılmıştır.

Büyük babam Mecit Yusufzade; 1926 yılı içinde maddi durumundan dolayı yanında çalıştırdığı işçileri tarafından öldürülür.Cesedi, iş yeri yakınında ki bir kayanın altında 17 Ağustos 1927 yılında bulunur. B.babam öldürüldüğünde Babaannem, 3 çocuk annesi ve 25 yaşındadır. Babaannem 1928 yılında tekrar evlenir. Bu evliliğinden altı çocuğu olur, ama başta kocası olmak üzere hepsi, kendisinden önce ölürler. ( Eşi Hamit, çocukları Kemal, Cemal, Lütfiye, Mehmet, İsmet, Semaye).  Halam Fatma ve amcam Hamdi 1932 – 1938 yılları içerisinde yetimhanede kalırlar. Halam 1944 yılında Savcı olmuş, Amcam ise askeri bandoya girmiştir.

1928 yılına kadar Batum ve Artvin de olan insanlar, komşuya gider gibi bu yerlere karşılıklı gidip gelirlerken, bu tarihten sonra bir gece yarısı Türkiye ve S.S.C.B. arasında imzalanmış olan sınırların kabul ve kapatılması  antlaşması  gereği, karşılıklı geçme yasağı konur ve sınırlar kapatılır. Bu sınır ise,  o zaman ki Sarp köyü ve günümüzde ki sınır kapısıdır. O anda Türkiye’de olan babam ailesinden ayrı düşer. Anne – baba ve iki kardeşide, Batum’da kalır.  Öyle ki bu köyün orta kısmında bulunan dere yatağı, iki ülke sınırı olup, köyü ikiye bölmüş.  🙁

Türkiye’de 3 yaşından itibaren akrabalarının,  özellikle  9 kız kardeşin tek erkek kardeşleri olan ‘Onbaşı’  lakaplı dayısı Ömer Albayrak himayesinde olan babam, dayısının soyadını -vermişler- alarak yaşamaya başlar. Geçmişi hakkında pek fazla konuşmayan babam, zaman zaman bazı anılarını annemize ve bizlere anlatır idi. Ayrıca babamın ana lisanı, Lazca idi.

Bazen yemek sofrasından – Sen yemeyeceksin, diye  kaldırılıp, ıslattığı yatak ve dayak korkusundan dolayı erkenden kaçan, ağaçlardan düşüp karda delik açan portakalları buradan alıp yediğini anlatırdı.  🙁

1930′lu yılların şartlarında ilk öğretim 3 yıl imiş. Okuma ve yazmaya aşırı ilgisi olan babam, akranları okula giderken  okula gidememiş. Azmi sayesinde, arkadaşlarının yanında onların kağıt ve kalemleri ile okuma – yazmayı öğrenmiş. Hatta öyle ki,  bir süre sonra okulda okumadığı halde, okula  giden arkadaşları ile imtihana sokulmuş ve  imtihanı kazanmış.

Gençlik çağlarında Zonguldak’ ta iş yerleri olan teyzesinin oğlunun yanına giderek, tamir – bakım – imalat üzerinde çalışıp, meslek sahibi olmuş. Askerliğine kadar Zonguldak Maden ocaklarında tamirci olarak çalışmış. Bu iş yerlerinde zaman zaman işçi  sağlığı açısından işçilere iğne yapılırmış. Babam, iğneden korktuğu içinde hep kaçarmış. ( Babam, bana 31 sene babalık yapmıştır. Babamın, son ölümcül hastalığına kadar, hastahane veya doktora gittiğini bilmem ve duymadım.)

Erkek milletinin en büyük anısı, ‘askerlik yıllarıdır’. Özellikle bizlere anlattığı anıları askerlik yıllarına ait. Askerliğine;  İstanbul – Selimiye Kışlasında  başlamış. Sanatkar  olması nedeni ile ordunun tamir – bakımına alınır. Becerikliliği fark edilince, komutanı yanına çağırtıyor. Ve:  Komutanlığa ait olan kasanın anahtarı kayıp oldu, kasayı açabilirmisin? Hemen işe başlıyor ve kasayı açıyor. Sene, 1945 ve sonrası. Dünyada savaş var.

Bir süre sonra, uzun süreli arazi tatbikatı için, askerin bir bölümü ile beraber;  Samandıra tarafına gidiyorlar. Tatbikatın bir gününde, yemekhane çavuşluğu görev sırası kendine veriliyor. Daha öncelerinde bir erat çavuş ile, ufak bir sorunları olmuş. Yemekhane çavuşluğu anında, arası açık olan çavuş, yemekhaneye gelip, herkesden önce yemek istemiş. Babamın çavuşu ya! Babama verilen talimat ise, dış görev haricinde kim olursa osun, yemek verilmeyecek.  Haliyle yemeği vermemiş ve  bu çavuş ile münakaşa etmiş.

Ertesi gün bu çavuş, yemekhane sorumlusu oluyor. Galiba, akşam vakti babam nöbete gideceği için, erkenden yemek yemeye, yemekhaneye geliyor. Durumunu izah edip çavuştan yemek istiyor. Çavuş, yemeği ‘gıcıklığına’ vermiyor. Verirdin – vermezdin kavga, dövüşe dönüyor. Araya olaya tanık olan  askerler giriyor. Bu sırada ast subay komutan geliyor. Olayı bilmeyen komutan,  kavgayı çıkartan kişi olarak babamı düşündüğü için, sille – tokat vurmaya  başlıyor. Ona göre ‘çavuş’ u haklı, babam suçlu!

Dayağı yemekte olan babam:  – Komutanım durum şu, desede iyicene kızan komutan, babamı döğmeye devam eder. Dayaktan iyicene bunalan babam, bir şekilde ’kasatura’ yı eline geçiriyor ve komutanının üzerine yürüyor. Bu sefer komutan önde, babam arkasında eğitim karargah çadırlarının  çevresini dönmeye başlıyorlar. Zorla babamı yakalıp, komutanı kurtarıyorlar. Durumu öğrenen komutanı babamdan ‘ ÖZÜR’ dilemiş, ama ne fayda! Urfa / Birecik’e sürgün gidiyor.

Urfa – Birecik’te bulunduğu askeriyenin bütün teknik işlerini yapmak haliyle  babamın görevi. Birliğin işlerini imkanları nispetinde askeriye içinde  yaparken, burada olamayacak işleri de,  Birecik içerisindeki sivillere ait demirci atölyesinde yapmaya başlar. Askerliği süresi içinde, bu işleri yaparken haliyle sivillerle de  irtibat kuruyor, kurmak zorunda. Bu bölgede adı – sanı duyulan bir ‘AĞA’ nında ufak tefek işlerinide yapar. Ağa, babamdan hoşnut olduğu için kendisine bir öneri yapıyor. – Şükrü, burada kal. Benim traktöre, makinalara bakarsın, kızımıda sana veririm, demiş. Ama nedense babam, teklifi kabul etmeyip;  Konya / Aksaray Obruk bölgesine  çalışmaya geliyor. Sene 1948.

Bu bölgede yine traktör, biçerdöğer  ve diğer makinaların tamir – bakımı ile meşgul olmakta iken; Konya/ Seydişehir – Orta Karaviran‘lı namı değer ” Çakaloğlu Mehmet” isimli bir kişi ile tanış oluyor. Çakaloğlu Mehmet babama:  – Lazoğlu, sermayesi benden, çalıştırması senden. Benimle Orta Karaviran köyüne gelir misin?, diyerek teklifte bulunur.  12.2011              İkinci bölüm :Babam Lazoğlu Şükrü Usta ve Seydişehir.   Mecit Albayrak


Babam Lazoğlu Şükrü Usta ve Seydişehir.

1. bölümdeBabam Lazoğlu Şükrü Ustave yazımın devamı olan, 2. bölüm.

03.2018 – Babam, 1949 yılı başlarından, öleceği güne kadar yaşayacağı Orta Karaviran ve Seydişehir  topraklarına ayak basar. O yıllar, sanatkarın olmadığı, olanlarında parmakla gösterildiği zamanlardır. Orta Karaviran kasabasında hem ağaların, hem işi düşen kişilerin yanında, el üstündedir. Burada da  herkesin işine koşar. Bileğinin hakkı ile kendini kabul ettirir. Öyleki, bu köyde susam yağı çıkartma işi yapan namı değer ”Yağır” Alaattin Öztürk ve sülasi ile olan tanışıklığı ve ahbaplığı, o zamandan bu zamana kadar, biz çocukları ve torunları arasında hala devam etmektedir. Sene 1949 – 2013 .  Allahın izni ile, daha nice senelere.  🙂

Lakin, evlilik konusunda babamın şansı yoktur. Yaşı olmuş 26 -27. Orta  Karaviran’lı hatırlı bir ailenin kızına talip olur. Kimdir – nicedir bilinmez, diye vermezler. 1950 yılının başlarında, bu sefer babama başka bir ağa ‘el’ atar.

Fi tarihinde Akseki den, Seydişehire gelip yerleşen’ki;  Akseki dağlık, tarımı ve sanayisi olmayan bir yerleşim yeri olması sebebiyle Akseki ve çevresinde yaşayanların büyük bir bölümü bu bölge dışına çalışmaya gitmişler veya çevre yerleşim bölgelerine göç etmişler. Haliyle 1800 yılları ve sonrasında Seydişehire göç eden bir çok Aksekili aile, buralara kök salmışlardır. Bu ailelerden biri olan ‘Hasan Efendiler’ lakaplı Hasan Baran : – Seydişehir ve köylerinde olan tarlalarının ekimi dikimi ve nakliye işi ile, kendinde olan makinaların tamir – bakımı için, yanında çalışmasını ister. 1951 yılında başlayan çalışması, 1957 yılının başına kadar devam eder. Bu aile ile  olan ahbaplığımız, hala  devam etmektedir.

Babam; 1953 – 54 yılları arasında, Beyşehir istikametinden traktör ile buğday  getirirken; Seydişehir’in kuzeyinde yer alan Çifteler Köprüler üzerinde iken, bir şekilde traktörün arkasındaki römork bağlantısının yerinden ayrılması neticesinde römork, köprüden çaya düşer. Römork üzerinde olan kişilerden biri ölür, diğeride yaralanır.

Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, erkek milletinin unutamadığı diğer anısı ise -Allah düşürmesin- hapishanedir. Babam, trafik kazasından sonra hapse konulur. Unutamadığı ve anlattığı iki kişiden biri, Bozkır ilçesinden Ethem  ve başka vilayet ten gelen, Hamdi arkadaşı idi. Ethem amca, kısa boylu, zayıf biri idi. Zaman zaman 1970 – 80 yılları arasında  bize geldiğinde görüşüp tanışmış idik. Hamdi arkadaşı ise,  iri yarı ve kilolu imiş. Babamın, bu arkadaşı ile unutamadığı ve bizlere de  aktardığı bir anısı var idi.

Babamın, arkasında  Aksekili ‘Hasan Efendiler’ sülalesi olsa da, sonuçta maddi imkanları yok denecek şekli ile, Allahın bir garibi dir.  Mahkumların, aydınlatmaya çıkartıldığı bir gün de Hamdi, babama :

—  Şükrü,  sende para yok, bende para yok. İkimiz para kazanalım, der. O an orada bulunan mahkumlar pür dikkat kesilirler. Babam :

Olur ama, nasıl kazanacağız?  Hamdi :

—  Kolay, senin burnuna halka takalım, bende tef çalarım, sen de ayı gibi oynarsın, böylece para kazanırız, der. Babam :

İyi ama, ayı oynatmanın da  bir  şarkısı var. Sen biliyormusun?

– Hayır, der Hamdi.  Bu sefer hapishane arkadaşları babama;  – Sen biliyormusun?, diye sorarlar. Babam :

– Evet, der. Ve şarkısını söyler.

Ayımın gözleri humar. – Birini açar, birini yumar

– Ağalardan bahşiş umar. – Vay ayı, vay koca dayı, diye dörtlüğü söyler.

Bu sefer bütün mahkum arkadaşları Hamdi ‘ye;

Hamdi, sen ayı olacaksın;  Şükrü’de tef çalacak ve sen oynayacaksın,  derler. Derler ama Hamdi iri yarı birisi. Kapıya dikeldi mi,  kapıdan kimse geçemez miş. Bu sefer babam alttan alarak – Hamdi, nasılsın? Diyerek gönlünü alıp, öyle geçmiş.

Babam, şikayetçi olmayan kişiler  ve kendine sahiplenen Hasan Efendinin girişimleri neticesinde, erkenden tahliye edilir ve aynı yerde çalışmaya devam eder.

1955 yılına kadar, işlerini yaptığı evin etrafında ki bazı ailelerin kızlarına, evlenmek için talip olur. Burada da aynı görüş karşısına çıkar : – Kimdir, nicedir bilinmez, kız’mı verilir! 1956 yılının başlarına kadar Hasan Efendiler için çalışan kadın ve kızların nakliyesini sağlayan babam, aynı zamanda ağanın evinin yakınında komşularının kızı  olan annemi bir şekilde ikna etmiş. Ama kızı verecek olan kim? Kaçmaya karar verirler. Ve evlenirler.

( Daha önceleri kızlarını babama layık görmeyen aileler; 1960 lı yıllara doğru, belediyedeki işinden dolayı namı ve adı duyulan babam için: – Böyle olacağını bilseydik, kızımızı kendi elimizle verirdik, demişler-dir-.)

Babam; 1957 yıl Ocak ayında Seydişehir Belediyesine ait elektrik üretim santralinde – Makinist, olarak resmen işe başlar. O zamanlar şehir içindeki ‘eski’ otobüs garajı olan yer, aynı zamanda hem elektrik santralinin, hemde haftalık pazar yerinin olduğu kısımdır. Köylü ve kentlinin her türlü yetiştirdiği ve ürettiği, burada satılır.

Sene 1960. Babam, oturduğumuz evin karşısında ki komşunun leblebicilik yapan oğlu İ. S.nu,  komşularının ısrarı ile yanına – yardımcı, olarak alır – aldırır. İşi öğretmeye çalışır. Her ne kadar babam –Usta olsa da, sonuçta bir yabancıdır. Dışarıda dükkanı olan ve motor tamirciliği yapan F. Ö.,  İ. S…nu,  geliş  – gidiş, babama karşı – Sende usta oldun, bu işi biliyorsun, sana  yardım ederim, türü yönlendirmelerle babama karşı dolduruşa getirirmiş.

Günün birinde, elektrik santralinin genel temizliği yapılacağı için, bir çok  malzeme, elektrik santralinin az uzağı ve arkasında olan belediyeye ait un değirmeni  binasının içine götürülür. Babam, iki büyük İtalyan dizel motorlarına ait ilk çalıştırılma anında uçlarına fitil takılıp – yakılan ve silindir kapaklarına sıkıştırılan ateşleme fişeklerini, öneminden dolayı ayrı bir yere koymuş. Temizlikten sonra bu malzemeler geri getirilir. Fakat, fişekleri nereye koyduğunu hatırlayamaz ve bulamaz.

Bulamadığını sebebi ise: Babamın, fişekleri koyduğu duvar dibine, Değirmen ustası olan kişi; değirmene ait değirmen taşını yuvarlayarak, fişeklerin olduğu duvarın önüne ve fişekler arkada kalacak şekli ile değirmen taşını, fişeklerin olduğunu fark etmeden duvara dayamış. Fişeklerin bulunmayışının sebebi bu.

Babamın işe aldırttığı komşusunun oğlu İ. S.:  –  Lazoğlu, bu malzemeleri falanca şahıslara ait değirmende kullandı, diye konuşur ve o zamanki yetkililere şikayet eder. Babam her ne söylerse de, kendini aklayamaz. Ve işten çıkışı verilir. Sene 1961 başları. ( Burada bir konuyu açıklamalıyım: Seydişehir küçük bir kasaba. Bazı kişilere ait leblebicilik, – ‘ki Seydişehirde o zamanlar geçerli bir meslek ve iş sahasıdır- küçük zanaatkar iş yerleri ve motorlu un değirmenleri var. Bu yerlerin sahipleri ve şehir halkı babamı, –  yabancı olarak görseler de haliyle,  hem tamirci hem elektrik santrali baş makinisti olması sebebiyle gece gündüz ve daimi, işleri düşüyor. Bundan dolayı seveni de, sevmeyeni de var.)

Sonuçta gerekli – gereksiz herkesle ve esnaflarla, işli dışlı olmak zorunda. Diğer taraftan babam, aleyhine olabilecek bir uygulamayı neden yapsın. Kaldı ki; yapmış olsa bile, başkasına vereceği fişek 1 – 2 tane olur. Kaybolan fişek sayısı en az 12 adet. Haliyle o zamanlarda ülkemizde ve Seydişehir de ‘usta’ aranmakla bulunmuyor. Babamın, Mesleğinden dolayı bir şey sorana, yardım isteyene her zaman faydası oluyor. Ayrıca, kendisine ihtiyaç duyulan resmi bir işi yapıp, sorunsuz olarak elektriğin  üretilmesini sağlıyor. Bu durum, babamın aleyhinde olanları daha da şartlandırıyor!! Bir şeyi daha vurgulayayım. İşin içinde – İşten çıkışı söz konusu olan – olacak kişi, başkalarının menfaati için kendini harcatır mı?  ekmeğini başkaları için feda eder mi?

Babam bu töhmet altında iken, düşünceleri sonunda kast edilen malzemeleri nereye koyduğunu hatırlar ve bir gece yarısı değirmenin ustası, Belediye başkanı, zabıtalar gözetiminde bu malzemeleri koyup  ta –  unuttuğu yerden, değirmen taşının arkasında ve değirmenci ustasının şahitliği ile fişekleri çıkartır. Babamın suçsuz olduğu anlaşılır. Ve iş başı yapabileceği söylenir. Fakat gurur meselesi yapar ve işten ayrılır. Çünkü geçen zaman içerisinde babama karşı söylenen hakaret ve suçlamalar söz konusudur. Haliyle o gün için yapılan ve konuşulanları tam olarak bilmem imkansız. Ama, hoş sözler olmayacağı da kesin!

1950 – 60 lı yıllarda ABD malı  çeşitli amaçlı makinalar, Türkiye nin bir çok  yerini kaplamıştır.  Amerikan malı otomobillerin tamir ve bakımı ile uğraşan ve babamın tamirciliğe başlamasında katkıları olan  teyzesinin oğlu Osman Bekar tarafından İzmit / Gölcük e  çağrılır. Babam 1961 – 62 senelerinde, bizde ailecek olarak son 1 sene, İzmit – Gölçük te ikamet etmek durumunda kaldık.

Babamın işe aldırdığı İ. S., santral makinisti olmuş yanına da; R. C. ismindeki kişiyi, yağcı olarak işe aldırmıştır. Ayrıca, aslen Seydişehir’li olup Seydişehir dışında motor tamirciliği yapan başka bir ustanın, şehre gelmesi ve santral makinistine dışarıdan yardım etmesi sağlanır.  Gel gör ki, kuytu köşelerde yapılan konuşmalar ve ayarlamalar,  elektrik santralindeki 6+6=12 adet fişekle çalışan 2 adet büyük (8 – 10 mt uzunluğunda) İtalyan ve 1 adet küçük (5 mt) Çekoslavak malı jeneratörlerin, randımanlı çalıştırılmasına bildikleri, kafi gelmez. Olan arızalar yapılamaz yada yeterli olmaz. Velhasıl  Elektrik kesintilerinin, ardı arkası kesilmez.

1962 yılında yapılan seçimler neticesinde askeriyeden emekli Binbaşı Nevzat Akbaş, belediye başkanı olur. Her ne kadar belediye başkanı Seydişehirli olsa da, devamlı dışarıda olmasından dolayı, santralin çalıştırılma durumunu ve geçmişini bilmemektedir. Fakat başta Seydişehir halkının bildiği bir şey var. Şehir de elektrikler düzgün verilememekte, motor arızalarının sonu gelmemektedir. Halkın şikayeti artmaktadır.

Belediye Muhasibi Erol Ulutaş O zamanlar, Lazoğlu Şükrü nün geçmişte başına gelenleri  bilmekte, takdir etmektedir. Ama yapa bileceği bir şey yoktur. Vakti saati geldiği için durumu Belediye Başkanına iletir. Nevzat Akbaş: Lazoğlu her ne yerde ise bulun, gelmesini sağlayın, der. Hatta bizzat başkan, dedemin evini bu maksatla ziyaret bile etmiş. Sonuçta görevlendirilen kişiler, ‘Karakaş‘  lakaplı Yusuf dedemi  Gölcük’e, babamı Seydişehire dönmesi için ikna etmeye gönderirler. Babam ve biz şehre dönüş yaparız. Babam bir süre, belediye ile antlaşmalı olarak gündüzleri açtığı tamirhanede, geceleride elektrik santralinde çalışır.

Babamın bir şekilde işten çıkartılmasına neden olan İ. S., babamın akibetine uğrar. Bir müddet sonrada Almanya ya, kalifiye işçi !!, olarak gider. Yağcı R. C. nın ise yanında çalışmasına iş arkadaşının kardeşi olması nedeniyle, ses çıkartmaz.

Seydişehir,  çocukluğumda küçük, girişi olup, karşı taraftan çıkışı olmayan ≈  2.000 nüfuslu bir Anadolu kasabası idi. Gündüzleri, bazen öğleden önce  10 – 11,  öğleden sonrada 13 – 15 saatleri arasında elektrik verilirdi. O zamanlar şehrimizde geçerli meslek olan ‘leblebicilik‘, tamirciler ve haftada bir Çarşamba günleri gündüz film oynatan sinemacı için, elektrik elzem idi.

Akşam ise havanın kararmaya başlama vaktinde tekrar elektrik santrali  çalıştırılır, gece 24.00’ e doğru kapatılır idi. Yalnız elektrikler kesilmeden önce halkın bildiği ve babamın uyguladığı bir yöntem vardı. Babam, gece saat 23.30′ a doğru elektrikleri 2 – 3 sefer keser – verirdi. Bundan amaç, yatmamış ve gezmede olan kişilere, yatmaları veya evlerine gitmeleri konusunda bir ikaz idi.

1960 lı yıllarda daha elektriği olmayan köy ve kasabalarımızın olduğunun bilindiği bir zamanda,  dramatik bir hatırayı aktarmak istiyorum.

Yazdığım gibi, elektrik belirli bir zamanlarda veriliyordu. Günün birinde bir köylü vatandaş, şehre gelip F.Ö. ustaya uğrar ve bir kaynak işinin yapılmasını ister. Usta – Şu an elektrik yok, geldiği zaman yapalım, der. O güne kadar elektriğin ne olduğunu -pek- bilmeyen vatandaş ustaya;  Nerede ise bana söyleyin, ben alıp geleyim, der. Ustanın  muzipliği tutar.  O an atölye içinde bulunan ve halkımızın özellikle alış verişlerde kullandığı söğüt dalından örülmüş biraz büyükçe bir sepeti gösterip:

Peki şu sepeti al, garaja git. Orada fabrikada Laz oğlu isminde usta var, onu bul, selamımı söyle sana biraz elektrik versin, al gel, der.  Vatandaş sora sora babamı bulur. Ve  SA – AS Usta, beni Faik usta gönderdi. Şu sepete biraz elektrik veriver, benim işimi yapacak, demiş. Babam, gülermisin  – ağlarmısın! adama acıdım, derdi. Vatandaşa: – Hadi sen git, ben biraz sonra göndereceğim, der.

Dikkatinizi çekerim: 1960’lı yıllarda; Türkiye de  makine ve teknikleri konusunda tek yetkili kurum olan Makina Kimya Endüstrisi (MKE),  – bildiğim kadarı ile – belediyeye ait olan iki adet büyük İtalyan, bir tanede küçük  Çekoslavak malı motorlar için ‘ Çalıştırılamaz‘ raporu vermiştir.  Hal böyle iken babam, elektrik santral ve motorlarını, Seydişehir’in enterkonnekte sistem ile Türkiye çapında genel elektrik  sistemine geçtiği 1969 yılına kadar, çalışır vaziyette teslim etmiş ve santrale kilit takılmıştır. 1979 yılında da bu motorlar MKE, hurda olarak satılmış – verilmiştir.

Babam Lazoğlu; 1960 yılının ortalarında Almanya’ya gitmek için Konya İş ve İşçi Bulma Kurumuna gider. O anlarda yetkili ve/veya müdürü olan Seydişehir’li Marziyaların İbrahim ……. ile görüşür.
İbrahim amca babamı Almanya’ya gitmemesi konusunda ikna eder ve babam gitmekten vazgeçer.
Babam; 1966 yılında ise; Alaylar mahallesine bir ev yaptırmaya başlar. Belediye Başkanı rahmetli Nevzat Akbaş, babama ve inşaata bazı (karşılığı alınmak üzere) maddi (parasal değil) ve manevi yardımlarda bulunur. Bu aralarda Etibank Aluminyum fabrikası temellerinin atılması ve işçi alımları başlar.
Rahmetli Nevzat Akbaş; O zamanlardaki Etibank Alüminyum Fabrıkası yetkililerine şifaen- Belediye elemanlarından Lazoğlu Şükrü HARİÇ, istediğinizi – isteyeni alın, demiş.
Babam rahmetli, öldü gitti, Nevzat Akbaşın bu söylemişliğini ve inşaat zamanında Nevzat Akbaşın yardımlarını; Marziyaların İbrahim ile yaptığı görüşmeyi anlatır ve – Etibanka baş vurmadım, derdi. Acaba; Almanya’ya gitmiş veya Etibanka girmiş olsa idi.

Elektrik santralinin kapatılmasından bir süre sonra, kadrosu işçilikten memurluğa çevrildi. 1980 ihtilal ninden sonra bir süre, memur olmasına rağmen  yanında yağcı olarak çalışmış, çalışmasına göz yummuş olduğu R. C. yüzünden, 12 hafta boyunca cumartesi günleri, çalışması mecbur edildi. Danıştaya açtığı mahkeme sonunda, bu kanunsuzluğa son verildi. Ve babam, 1982 yılında emekli oldu.

Ömrü hayatı, gece gündüz hep çalışmakla geçmiştir. Yaptığı her iş ve işi tarif ederken :  İşi yapan usta olarak, yaptığın işi ilk önce sen beğeneceksin, derdi. Bir hatası vardı. Çok sigara ve  bol çay içer, eksoz gazı içinde – mis, derdi.

Gelelim, babamın  hem acıklı hem sevinçli olarak yaşadığı bir olaya.

1969 yılında Zonguldak lı bir kişi; Gürcistan  Batum da yaşayan akrabalarını görmeye gidecektir. Yanında akrabalarına ait bir çok resimleri de götürür. Zonguldaklı kişinin, Batum da misafir olduğu aile, babaannemi tanımaktadır. Ayşe babaanneme: Ayşe, Türkiye den bir akrabamız geldi. Sen de gel, hasretlik giderirsin, diye çağırırlar.

Babaannem gelir. Getirilen resimlere bakar. Resmin birinde gördüğü bir erkek için: Bu, falanca değil mi?, diye sorar. Sorduğu kişi ÖZ ablasının oğlu ve yeğeni olan, Asım Özbostancı’dır.

Türkiye ye gelen Zonguldak’lı kişi, hemen Asım amca ile irtibata geçer. Asım amca, biraz zorlanarak babamın adresini bulur ve mektup yazar. 1970 yılından 72 yılına kadar Azerbaycan – Bakü ve Türkiye – Seydişehir arasında yapılan yazışmalar neticesinde: Babaannem Ayşe, Halam Fadime ve kocası Abbas Abbasof, T. C. ve S. S. C. B. ne yapılan başvurular neticesinde, 42 yıl aradan sonra Mart ayında Türk topraklarına ayak basarlar.

Amcam Hamdi YUSUFZADE, ilk olarak 1999 tarihinde bir vesile ile Türkiyeye gelmiş olup, bu tarihten sonra bir kaç kez daha gelmiştir. Şuan Azerbaycan Bakü de, halamın 4 kızı ve torunları ile babaannemin ikinci kocasından olan torunları yaşamaktadır.

Ben 2004 yılında, Azerbaycan’a gidip, Büyükbabamın doğduğu, babaannemin yaşadığı ve kabirlerinin olduğu toprakları gördüm.

Sonuç :

Acı ve ıstıraplar arasında geçen bir ömür, yağcısı R. C. ile küs olarak ; 01 . 01 . 1987, perşembe günü ve saat 08.10′ da 61 yaşında sona erdi.  12.2011