Arı ve Kovanlarda Sonbahar – Kış bakımı.

08.2016 – Bal sağım zamanı  yazın bitimi, sonbaharın başlamasıdır. İlk yapmanız gereken Varroa mücadelesidir. Kesinlikle ihmal etmeyiniz. Bu mücadele, sizin şerbet vermenizden bile daha önemlidir. Varroa’dan sonra arının yiyeceği. Esasında arının kışlık yiyeceğini, sırlanmış hali ile kovanda bırakmamız lazım. Bırakmamış iseniz;  Eylül ayı sonuna kadar, 1+1 ölçek şeker su karışımı şerbeti vermeye başlayınız. 

Burada dikkat edeceğiniz nokta, şerbeti  bolca vermeyiniz. Mesela 10 çitalı bir kovana Ekim ayına kadar  2 – 3 günde bir,  en fazla 1 lt şerbet veriniz. Arılar  bu şerbeti hem yer, hemde havaların yumuşak olması durumunda dışarıdan nektar getireceklerdir.  Petek gözlerinde polen yok ise, ana günlük atmaz veya yok denecek kadar atar. Koloninizin kuvvetli olmasını istiyor iseniz; bir parça naylon  üzerine pudra şekeri karıştırılmış polen koyup, kovan içine veya çita üzerine yerleştiriniz. Bu işlemi bir kaça kez yapınız. Şerbeti çokça verirseniz, bir anda petek gözleri bal ile dolar, yer kalmadığı için ana günlük atamaz ve koloninin  bahara çıkması zorlaşır. Akabinde :

Kendi evinizin çatısını onardığınız,  yakacak kömürü kışa girmeden tedarik ettiğiniz gibi, arı ve kovanını da düşününüz. Arı hastalıkları ile uğraşmaktansa, bakımları ile uğraşmak en kolay ve zevklidir. İLK BAHARA girerken kovan bakımı için yaptığınız her şeyi, KIŞA girerken daha itinalı yapmalısınız. En azından pürümüz ile yaktığınız kovanın içi ve dışında çatlak, yarık yerleri var ise, en azından silikon ile kapatınız.

Kovanlığınızda,  2 çitalı 3 yıllık analı kovanınız var ise, diğer kuvvetli Genç analı arılı kovan ile birleştiriniz. Şunu da belirteyim. 2 çitalı arı bahara çıkmaz, diyorlar. Hayır. Anası sağlıklı ise hiç bir sorun olmaz.  Hatta bir avuç arı bile kışı çıkarır, yeter ki ana arı günlük atımını bırakmadan önce genç arısı ve yiyeceği olsun, hastalık, varroa vb çeşidi olmasın. Sorun sadece şu:  Elinde tuttuğuna değer’mi? değmez mi? Kovan içerisinde kalan 9  çita dan itibaren boş yerlere STRAFOR koymanız, kovan içinin sıcak olmasını, ana arının günlük atmasını, sağlıyacaktır.

Ekim ayından itibaren 2+1 şekerli şerbeti  vermeye başlayınız.  Arada bir şerbetin miktarına göre 1-2  tane limonu sıkıp suyunu şerbete karıştırmanız veya 5 litrelik şerbete yarım çay bardağı kadar Elma sirkesi dökmeniz, antibiyotik  görevi yapacaktır.

Kovanlarınız iç kesimlerde ise; Aralık, Ocak – Şubat ve Mart ayının ilk yarısına kadar kesinlikle kek vermeyiniz.  Verirseniz ne olur? Felaket olmaz. Sadece arıların yaşama şansını, – Şansa bırakmış, olursunuz. Kek verdiğinizde arıların su içme şanslarının ne olacağını iyi tahmin etmeniz gerekir. Bu tahmini sağlıklı bir şekilde yapamıyorsanız, arıları ölmeye mahkum bırakırsınız. Sahil kenarında iseniz, şansınız iç kesimlere göre daha fazladır. Antalya; kışın bile Konya bölgesine göre en az 10 C’ daha sıcaktır. Tehlikesi azdır. Buralarda kekin fazla bir zararı olmaz. Ama yinede tedbirli olunuz.

9 Şubat 2016 Salı – Konya – Az önce arı kovanlarımın yanından geldim. Sonucu arkadaşlar ile paylaşmak isteyip face açınca bir arkadaşımızın kapalı çita resimlerini gördüm. Gerçi arkadaş kovanlarının nerede olduğunu yazmamış ama ben geceleri – 14 C’ olduğu Seydişehir deyim. Az bile olsa çitaların % 90 da kapalı ve günlük var idi. Ben bunu neden yazma gereği duydum! Şunun için. Bu seneye kadar her kış kovanlarımı Akdeniz bölgesine götürüyordum. Bu sene burada bıraktım. Ak deniz bölgesinde olsa idim, arılarım 25 Ocak günü günlük atmış olacaklar idi. Gördüğüm sonuca göre ise arılarım 1 Şubat gününden itibaren günlük atmış oluyorlar. Yanımda derece götürdüm ki, hangi sıcaklıkta arı hangi duruma gelecek yerinde görmek istedim.  Gölgedeki sıcaklık + 4 – 11 ‘C arasında idi. 

Bu yazıma ilaveten siz arıcı ki, arıcılığa yeni başlamış arkadaşlarımız başta olmak üzere sizlerle şunu paylaşayım. Arı ve arıcılık konusunda bir anlatım olduğunda dikkatlice dinlemeye çalışırım. Şu bilgi verilirdi: Dış sıcaklık + 14 C’ olduğunda arı kovan içinde ‘yumak’ olur. Arıya dokunulmaz. Bende bu bilgiye istinaden kovanı açmak istemez, korkardım. Ama geçen zaman içerisinde şunu öğrendim. Kovana bakmanız gerekiyor ise, arının üst kapağını açıp arılara bakın. Arı gerçekten ‘YUMAK‘ olmuş ise HİÇ DOKUNMAYIN. Bırakın, kaderi ne ise o olsun.  Ama dış sıcaklık ne olursa olsun, kar ve karlı  – yağmurlu hava hariç, örtü tahtasını kaldırdınız arılar çita üzerinde geziniyorlar’sa alacağınız alın, vereceğinizi verin. Elinizde ballı çita varsa verin, yoksa şerbetinizi veriniz. Balı boşalmış, arısı azalmış kovanın boş çitasını alınız. Bana göre ölçünüz şu olmalı. Şimdi bakarsam kaç arım ölür, bakmazsam, ne olur!! Kars’ta arıcılık bile yapıyor olsanız, bu yazdıklarımı dikkate almanızı öğütlerim.

Kovanları kapı penceresi olsa bile kesinlikle dört tarafı kapalı yerlere koymayın. Kesinlikle içeride veya dış mekanda uçuş tahtasını kapatmayın. Üç tarafı kapalı, önü açık gün güneş gören yer, olur.  Böyle bir yere koyduğunuzda bile, kovanlarınızı yerden 20 – 30 cm yükseğe ve uçuş deliği Güney doğu istikametine koyunuz. Kapalı yer, arıların yön tayin etmelerini zorlaştırır.

Kovanlarınızı, ilk önce kuzeyi kapalı ( tepe -kaya dibi)  rüzgarların kovana hiç veya az değdiği kuytu yerleri tercih ediniz. İmkanınız var ise, üstüne saç koymanız kovanların  ıslanmasını ve içine su girmesini önleyecektir. Kovanlarınızın öne doğru  2  cm kadar eğik olması, içine sıza bilecek suların dip tarafta birikmesini ve  rutubet yapmasını engeller. Nem arı hastalıklarında, en büyük etkendir. Kovanınızı  çul çuval ile sarmayınız. Dış kapak altındaki, örtü tahtası üzerine  gazete kağıdı bile koymayınız. Kağıt hem nemlenir, hem hava sirkülasyonunu keser. Yaparsanız arıların hastalanmasına ve  fazlası ile kovan içi rutubete neden olursunuz.

Kovan üzerini ve dış taraflarını saran kar yığınları, kovanları soğuktan koruyacaktır. Yalnız, kovan önündeki karı, en az 50 cm kadar kürümeniz ve uçuş tahtasını temizlemeniz iyi olur. Yapma imkanınız varsa, kovan önündeki karın üzerine soba külü serpmeniz, karın üzerine düşen arıyı koruyacaktır.

Kışın, kovanda yaşlılık ve hastalıktan dolayı % 25 dolayında  arı ölümlerinin olması, bilim adamlarınca normal görülmektedir. Ekim ayında kovanınızı kapattınız, Mart ayında baktınız arı yok! Yiyeceği var mı?, Varroa ile mücadele ettin mi? Bunları düşün. Kendimden örnek vereyim. Her şeyi full, ilaçlanması yapılmış 10 çitalık kovanımı  hiç açmadığım halde Mart ayına 8 çita olarak çıktı.  Bazen tüm ölümler görüle bilinir. Sebebi ise, açlık, yağma ve varroa dır.
VarroaSakat doğumlara sebep olan, arı doğduktan sonrada kanını emerek erken ölmesine sebep olan; Arılara has bir bit türüdür. Ayaklarda ve kanatlarda kısalık; Ana arının yavrulamasında azalma, haliyle parazitin musallat olduğu  arılarda, güçsüzlük meydana gelir. Tehlikesi her daim var. Bu arı hastalığından kurtulmak, gezginci arıcılık yapıldığı müddetçe, mümkün değildir! Ancak  etkisi, azaltıla bilinir.

Kışın varroa ilaçlaması için, oksalik ve formik asitin  kullanılması uygun olur. Oksalit Asitin Di – hidrat özellikte olanının alınması, yetkili kişilerce vurgulanmaktadır. Yalnız dikkat edilmesi gereken en önemli nokta,  Oksalik asitin atımı sırasında, günlük atımlarının olmadığı ay ve günlerde yapılması gerekir. Formik asitin atımı isebal hasatından 3 ay öncesi ve hemen sonrası yapılmalı. Bu sürelere dikkat edilmesi, arı ve insan sağlığı acısından çok önemlidir. Piyasada formik asit türünün kartona emdirilmiş şekli mevcuttur. Bu ilaçlama şekillerinde dış sıcaklık -en az-, 15C’ olmalıdır. Bu uygulama kolay yalnız kokusunu teneffüs etmeyiniz.

3 – 5 kğ toz şekeri, her türlü şeker imalatı yapan yerlere götürüp, makinada ezdiriniz. Böylece ezdirdiğiniz toz şekeri, pudra şekeri haline getirmiş olursunuz.  Pudra şekerini, tuz dökme şişesi gibi bir kavanoza koyup, her iki çita arasından serperek dökünüz.  Varroanın, dibe döküldüğünü göreceksiniz. En temiz yöntem ve her zaman uygulanabilir.

Arıcı bir arkadaşım, varroa mücadelesi için kurutulmuş  portakal kabuğu varroa mücadelesi verildiğini söylemişti. Bilahire internet ortamındaki araştırmam neticesinde; Varroa ile yapılacak her türlü mücadele ve neticelerini içeren, aşağıdaki linke ulaştım. Bu sayfadan daha bilimsel olarak faydalanacağınızı eminim. 2015 itibari ile bu bilgiler mevcut.  http://library.cu.edu.tr/tezler/7682.pdf

varroaset ilacının bala etkisi :  Her ne kadar  bu tip ilaç, dumanlama şeklide olsa sonuçta, mukavvaya  emdirilmiş kimyasal ilaçtır. Bu tür ilaçlama ancak ilk ve son bahar mevsiminde yani bal akımı başlamadan ve  bal sağımından sonra yapılması gerekir. Bu hallerde ilacın etkisi balda olmaz. Duman harici ‘takoz’ olarak addedilen ilaçlar kullanılıyor. Burada dikkat edeceğiniz nokta, bu takoz addedilen kartonu, iki çita arasına değil, çitaların üzerine ve boşluk boyunca koyunuz.  09.2011

Dünyada ve Türkiyede Deprem ile Jeotermal enerji bölgeleri.

Bu konu ile ilgili bilgileri, Bilim adamları tarafından açıklanmış teknik bilgiler ve görsel sunumları üzerinden güncelliyor’um.

08 . 2016 – Önce Tektonik Fay hattı ve Deprem nedir, nasıl oluşmuştur. Bunu bir benzetme ile açıklamak istiyorum. Evinizdeki çok beğendiğiniz bir fincan kırıldığında atmaya kıyamaz, yapıştırırsınız. Bu yapıştırma kimi yerinde düzgün olurken kimi yerinde çıkıntılar oluşur. Yapıştırdığınız fincanın parçalarını  -karasal alanın bir parçası olarak düşünün- Bilim adamları bu parçalara ‘levha / Tektonik’, parçaların birleştiği çiziklere, ‘fay hattı’ demektedir. Bu şekil-e-de Tektonik Fay Hattı denilmekte ve oluşmaktadır.

Büyük Okyanus deniz tabanını oluşturan yer kabuğu altında devamlı hareket ve erime durumuyla genişleyen mağma, yaptığı baskı neticesinde dünya küresinden deniz dibi yer kabuğuna doğru çıkmakta, çatlakları doldurmaktadır. Haliyle genişleyen okyanus deniz kara tabanı yayılmak istemi durumunda kaldığı için, yaşadığımız karaları itip kendine yer açamayınca, Asya ve Amerika kıta yer kabuğunun altına dalış yapıyor. Böylece her iki kıta kara toprağını kaldırırken karşıya doğru itiyor. Ve hareket eden toprakla, yer üstünde zelzele, yıkım ve ölümlere neden olan Deprem olmaktadır.

Aynı yöntem Atlas ve Hint Okyanusu, deniz tabanından kıta sahanlığı olduğu ülke ve kıtaları etkilemektedir. Ak deniz deniz tabanından ve bu denize kıyısı olan kıta ve ülkelerde olan deprem ise, her 3 okyanus üzerinden kıtalara gelen ‘ittirme’ sonucudur.

Haliyle bu sıkıştırma, kaydırma işlemi sadece deprem olarak yeryüzüne çıkmaz. Dünyanın her hangi bir bölgesinde patlayan volkanlardan akan lavlar ile çıkan gazlar, bu kayma ve sıkıştırmaların devamında olmaktadır. Bu örnekli açıklamalarım doğrultusunda aşağıda ki linke bakarsanız, sahip olacağınız bilgi daha kalıcı olacaktır.

 Aşağıdaki link; Örneğini verdiğim fincan parçaları, yer küre üzerindeki levhaların oluşturduğu karasal levhalar ile bu levhaların birleştiği çizgileri Tektonik parçalar olarak gösterirken,  2. nokta üzerinde ise bu levhaların itme güçleri, rakamsal olarak verilmektedir. Bu link, deprem konusunda aklınıza gelen –  gelmeyen sorularınıza dünya görsel, hareketli çizimleri Türkiye, kıtalar ve okyanuslar üzerinden size verilecek en güzel cevap şeklidir. Açılan linkin orta sol kısmında bulunan harita üzerindeki daireleri tıklamanız yeterlidir.

http://www.msnbc.msn.com/id/47017657/ns/technology_and_science-science/#slice-2    

 TÜRKİYE DE TEHLİKELİ DEPREM BÖLGELERİMİZ.

a Devamlı sancısı olan, oluşması halinde büyük yıkımlara neden olabilecek  Adıyaman – Malatya – Maraş üçgeni ve bunların etkisinde kalan tehlikeli dış uzantıları olan, bu illere komşu illerimizdir.

Bu bölgemiz ve Anadoluyu, kuzey / kuzey doğu yönündeki Kafkas sıra dağları ile Güney / Güney Doğu  Anadolu bölgemiz ve  İran – Himalayala  dağları üzerinden ayrıca;  Suriye üzerinden  giriş yapan Arabistan Yarım Adası kaynaklı aktif fay hatları, olumsuz etkilemektedir. Bilim adamlarınca, bu sıkışma ve sıkıştırma nın tehlikesi vurgulanmıştır.

b – Yüz yıllar içerisinde 13 – 14 kez yıkıma uğramış, her daim deprem tehlikesi olabilecek Hatay.  Bu bölgemizde, a – şıkkında yaptığım açıklamalar doğrultusunda tehlikeli bölgemizdir.

cFenike ilçemiz ile Rodos adası ve arası. Bu nokta yerler Orta Doğu kaynaklı Kıbrıs Adası etkisinde olan sancılı bölgemiz. 2013 Aralık ayı içerisinde Antalya açıklarında 4 ve 6 şiddetinde iki kere deprem oluştu.

d –  Kuzey Anadolu ( Karadeniz) Bölgemizden geçen fay hattı. Bu hat  Amasya – Merzifon‘u etkisi altına almaktadır. Bu bölge ve hat suskun ve beklemede.

—  İzmit merkezli İstanbul, Yalova ve Gemlik, her daim hatırlanan bölgemizdir. Bu bölge, Kuzey Anadolu fay hattı bölgesinde yer almaktadır. 22.10.2013 -bugün- Kanal D de yayınlanan deprem hatları ile alakalı açıklamadan gördüğüm ve anladığım kadarı ile: İzmit/ Bolu üzerinden iki kola ayrılan deprem fay hattının bir kolu İstanbul açıkları Marmara derinliğinden Gelibolu üzerinden Saroz körfezine uzanırken diğer fay hattı Yalova üzerinden Kütahya, Bursa, Ayvalık’tan Yunanistan’a  doğru yönelmektedir.

En etkin fay hattı ise; Karadeniz’e paralel giden Kuzey Anadolu fay hattı dır. Anadolu üzerinde depremin en etkisiz olduğu bölgemiz ise -özellikle-  Konya bölgemizin olduğu vurgulanmaktadır.

   JEOTERMAL ENERJİ

Jeotermal ısı; Yer Isısı anlamındadır.  Genelde deprem bölgesi yerlerinde oluşmakta ve bulunmaktadır.  Şunu kesin olarak bilmeliyiz ve biliyoruz ki; Jeotermal Kaynak ve Jeotermal Enerjiyi elde etmek için, illa deprem bölgesinin olması gerekmez. Deprem bölgelerinde  jeotermal ısının çok çıkması – çıkartılmasının sebebi, sıcak su akıntı ve (göl gibi) birikintilerinin yer yüzüne daha yakın olması, maddi acıdan daha ucuza çıkartılması, tercih şekli olmaktadır. Jeotermal Kaynak ve Enerji,  Artezyen Sondajlar sayesinde istenirse, dağın tepesinde olduğu gibi Güney Kutup noktasında bile çıkar-tılır.  Ayrıca, oluşan bir deprem, termal suyu yer yüzüne çıkarttığı gibi, çıkan suyun azalmasına – yok olmasına da neden olur.

ek bilgi – Bir ara Türkçe yayın yapan Rus RTV kanalında izlemiştim. Kamçakta Adası üzerinde bulunan bir yanardağın çevresinde var olan sıcak su kaynakları, geçen zaman içerisinde oluşan bir deprem nedeni ile üzerine kayan 4.5 milyon tonluk toprak ve kayaların altında kalarak, kaybolmuş.  En basitinden şöyle düşünün. Çevremizde olan ve yer altından gelen bir kaynak suyun yönünü, kazılan bir inşaat çukuru, doğal gaz, elektrik yer hattının su akış yönünü değiştirdiği, unutulmamalıdır.

Jeotermal ısı = Yağmur sularının, yer küresi derinliklerindeki toprak tabakaları arasında sıkışan birikinti su, mağma nın yaptığı ısıtma etkisi ile genişlemekte ve yer yüzüne çıkmak için basınç yapmaktadır. Yer yüzünün zayıf ve eriyen bir tabakasına denk gelen sıcak su, bu katmanı eriterek sızıntı şekli ile veya tazyikle çıktığı gibi,  sondaj vurularak yer yüzüne sıcak su ve buhar olarak çıkartılmaktadır.

Jeotermal ısı, dünyanın her bir ülkesinde az çok çıkmakta çıkartılmaktadır. Ayrıca; Dünya küresini kapsayan bütün deniz ve okyanus tabanlarında  bulunan jeotermal kaynakların dünyada bilinenlerden çok daha fazla olduğu, bilim adamlarınca vurgulanmaktadır.

RusTG Tv kanalından – Kamçakta yarım adasında irili ufaklı 300 dolayında volkan bulunmakta. Öyle ki bu yarım adaya ‘ Ateş ve Buz diyarı’ benzetmesi yapılmaktadır. Eski insanlar, volkanların patlama sebebi olarak, Volkan dağı içerisinde yaşayan  ”Demirci Ustasının” kızğınlığı veya çalışması olarak ad ederlermiş.  Rusya, 1966 yılından beri yer yüzüne çıkan  40 ve 250 ‘C sıcaklıktaki su ve buhar sayesinde, deniz seviyesinin 800 mt yukarısında olduğu gibi, yer altında kurdukları elektrik santrallerinden, elektrik üretmektedirler. Bu arada sıcak suyun karıştığı akarsular, en dondurucu kış aylarında bile, donmuyor. Endonezya da 1815 yılında patlayan bir volkandan çıkan kükürtlü gaz sebebi ile, 500 km mesafe içerinde  kalan ülke ve insanlarının; Üç (3) gün boyunca güneşi göremedikleri, anlatılmıştır.

İlk çağlardan beri, özellikle sağlık amaçlı olarak yararlanılan jeotermal sıcak su kaynakları çanak, çömlek ve  cam malzemelerinin imalatında kullanılmaya başlandı. ilk defa 1827 yılında İtalyada 1850 li yıllardan itibarende Avrupada başlayan sanayi devrimi ile, bu alanda kullanılmaya başlanılmıştır.

1905 yılında gine İtalya da, jeotermal elektrik üretimine başlanılmış.  Peki jeotermal enerji nerede ve nerelerde kullanılıyor dersek :

a – Elektrik üretiminde   b – Binaların , seraların  ısıtma uygulamalarında  c – Metallerin ısıl işlemine yönelik endüstriyel amaçlı kullanımlarda    d – Kimya sanayisinde    e – Kaplıca suları ile tedavi yönteminde    f – Maden suyu dolum ve içimlerinde .

Bu gün İtalya, ABD, Rusya, Japonya, İzlanda, Filipinler , Yeni Zelanda , Kenya başta olmak üzere 18 ülkede jeotermal  elektrik enerji üretimi büyük ölçüde yapılmaktadır. Kenya, dünyada 8. büyük jeotermal elektrik santrallerine mevcut olup yıllık bazda 514 MV (megavat) elektrik üretilmektedir. – Mart 2016 / Euronews

Buzlar Ülkesi  İzlanda Adası; Üstü buz dağı, altı fırın olan, kendine has yanardağları ve ısısı ile apayrı  jeotermal bir bölgedir. İzlanda, Dünyada en fazla jeotermal enerjiyi kullanan ülkedir. Elektrik Enerjisinin yüzde 81’ini, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlıyor. Halkının yarısının evleride, bu sıcak su ile ısıtılmaktadır. Hatta, buzlanmanın önüne geçilmesi için bazı kara yolları, yol altından sıcak su ile ısıtılmaktadır. Buna rağmen kişi başına 7,5 ton CO2 -karbondioksit- üretiyor. Bu da İngiltere ortalamasından sadece bir ton az. Çünkü aynı zamanda, kişi başına petrol tüketimi açısından Katar’ın ardından ikinci sırada yer alıyor. Kaynak: BBC – Aralık 2010 dip not: İzlanda’nın nüfusu 330.000; İngilterenin ise 61 milyon.

Unutmayalım’ki: Petrolün bir gün biteceğinin hesapları yapıldı ve yapılıyor. Ama jeotermal kaynakların bitmesi mümkün değildir. Sebebi ise; Jeotermal’in yakıtı olan su; Yağmur sularına dayanıyor. Yağmur ve kar’ların yağması devam ettiği müddetçe, yer altı katmanlarına inerek, sıcak katmanlara ulaşan su nedeni ile; Jeotermal enerji her daim var olacaktır. Önemli olan saniyede çıkan su miktarı ve sıcaklık derecesidir.

TÜRKİYE DE  JEOTERMAL ENERJİ VE TERMAL BÖLGELERİMİZ :

   Türkiye de ilk jeotermal sondaja 1960 yılında Ege  bölgesinde başlanılmış. 1968 yılında Denizli – Kızıldere ile İzmir – Balçova ve Seferihisar da uygun derecede sıcak suya rastlanılmış. Elektrik üretiminde kullanılması gereken termal ısı en az 130 C’ olması gerekiyor. Ülkemizde bulunan jeotermal ısı bölgelerini batıdan – doğuya doğru sıralar isek:

   İzmir – ( Aliağa ilçesinde, denizin suyu ile devamlı karışan ve kendiliğinden çıkan bir termal su kaynağını gördüm) – Manisa – Aydın – Denizli – Balıkesir – Bursa – Yalova – Kütahya – Bolu – Adapazarı – Afyon – Ankara – Kırşehir – Nevşehir – Yozgat – Adıyaman – Van ve Ağrı etkin termal sıcak kaynaklarına sahip illerimiz dir. Ülkemizdeki termal kaynaklar genelde, Ege bölgesi ağırlıklıdır. Bu bölgemizde sıcak su ve elektrik üretiminin  daha fazla olmasının sebebi, sıcak su katmanlarının yüzeye daha yakın ve masrafının az olmasındandır. 02.2016

Balıkesir – Gönen  Kütahya – Simav  Afyon merkez ve Sandıklı  Kırşehir  merkez ve Kaman  İzmir –  Narlıdere , Balçova  Ankara –  Kızılcahamam Manisa – Salihli  Ağrı – Diyadin’de bir çok evlerin ve seraların ısıtılması termal sıcak su ile yapılmaktadır.  Özellikle bu uygulamalar,  Ege Bölgemizi kapsamakta olup 2 milyon metre kareye yakın seralarda, sıcak su kullanılmaktadır. (2012 verileri)

   Kaplıca kullanımında ise en başta İzmir – Aydın – Afyon – Balıkesir – Adapazarı – Yalova ve Ankara başı çekmektedir. Burada belirtilen termal ısılı kaplıcalarımız, ülke ve yurt dışı bazında tanınan yerlerimizdir. Başka yerlerde küçük çaplı, hatta açık arazide insanlarımızın girdiği sıcak su kaynaklarının olduğu bilinmektedir.  Ağrı’nın 1925 mt yükseltisindeki Diyadin ilçesinde; 70’C ye varan jeotermal su kaynakları mevcuttur. Ülkemizde, sıcaklığı 40’C  ve üstünde olan jeotermal saha sayısı, 1500  den az değildir.

Türkiye’de ilk jeotermal ile elektrik üretimine; 1984 yılında Denizli-Kızıldere’de başlanılmış. Santral, 20.4 MW kapasiteli olarak kurulmuş olup, ancak 15 MW gücü oranında çalıştırılmaktadır. Jeotermal Elektrik Üretiminde ise, üretimin verimli olması için yüksek ısı gereklidir. Özellikle Ege Bölgesinde bulunan jeotermal kaynakların ısı derecesi 130 ile 232’C  arasındadır. Bugün için  Aydın – Denizli ve Çanakkale de olmak üzere 6 yerde jeotermal elektrik üretimi yapılmaktadır.

Ne yazık ki; bu tip kaynakların bolca bulunduğu ülkemizde yapılan arama ve kullanma gayretleri, jeotermal su kaynakları zenginliğimizle doğru orantıda olduğu iddia edilemez. 2010 yılı hesabı ile; Rusya – İran ve Azerbaycan’dan temin edilen doğal gaz için, basında yazıldığı kadarı ile; ‘ Ya kullan; Ya parasını ver ‘  şartnamesini  göz önüne alırsak, şuan için jeotermal enerjisi üretilen daha nice sahaların, kapatılma ayarına yakın çalıştırıldığını düşünebiliriz.    Aralık 2010  –  Mecit ALBAYRAK

Dünyanın ve Türkiye’nin ortalama en sıcak en soğuk bölgesi ve Sibirya.

11.2015 – Gelen sorular üzerine : dünyanın sıcak veya soğuk olmasının nedeni? Aynen ateşe yakın olanın ısındığı, uzak olanında üşüdüğü gibi. Dünyamızın ve bizim ateşimiz, Güneştir. Dünya Güneşe yakınlaştığı zaman ısınır-ız, uzaklaştığı zaman soğur-uz. Bu ise mevsimlerin oluşmasına sebep olur. Bu, yazabileceğim en basit açıklama şeklidir. dünyanın en soğuk yeri hangi bölgededir. Aşağıda belirttiğim  bilimsel tespitlere göre Güney Kutup bölgesi, Kuzey Kutup bölgesinden  daha soğuktur. İlaveten (bilimsel açıklama doğrultusunda) Güney Kutup bölgesi ve merkezi, tamamen kara (toprak) bir tabakadan oluşurken, Kuzey Kutup bölge ve merkezi, tamamen deniz ve üstü kalın buz tabakasından oluşmaktadır.

sibirya  yazın dünyanın en soğuk yeriya yağan turuncu karın sebebi ise:  O bölgede olan veya O bölgeyi etkisi altına alan Kimyasal üretim yapan bir fabrikanın  isteyerek veya istemeyerek  dışarıya bıraktığı toz boya veya benzeri bir karışımdan dolayıdır. 2014 – Ocak ayı içerisinde, Sibirya ya yağan turuncu karın sebebini öğrenmek için epey araştırma yaptım. İlk yazdığım kişisel yorumum yerinde idi. Genel bilgi ise; Bu turuncu karın sebebi, kimyasal üretim yapan bir fabrikanın isteyerek veya istemeyerek atmosfere bıraktığı gaz artıklardan meydana gelmişti. Rusya Meteoroloji yetkilileri tarafından açıklandığı şekle göre, Rusya sınırları içerisinde, kast edilen cinste bir olay olmamış. Bu kimyasal gazın ise Kazakistan, Çin veya Japonya da oluştuğu ve Sibirya üzerine doğru esen rüzğarlar tarafından getirildiği, kar ile toprağa düştüğü şeklindedir. Sayfama gelen bir soru üzerine geniş bir araştırma yaptım. Soru ve edindiğim bilgi şu şekildedir :

12.12.2015 – Sibiryanın –en soğuk değil– daimi çok soğuk olmasının nedeni? :  Ön bilgi olarak – Mevsimlerin oluşmasında belirgin etkenlerden biri, güneşin önünden kaçan rüzgarlardır. Sıcak veya soğuk mevsimsel rüzgarlar her hangi bir yere tam olarak ulaşamıyor ise, orada özellikle yaz mevsimi, yetersiz oluşmaktadır. Peki kutuplar, Sibirya bölgesine göre neden daha sıcak? Çünkü; Ekvator kuşağından çıkan her daim sıcak olan bir hava sirkilasyonu, etkisi azalsa bile bir engele rastlamadan, deniz üzerinden kutup kıyılarına kadar  ulaşmaktadır. Ama…, Sibirya!! Bu şansa sahip değil. Neden ve nasıl!! Önce şunu bilelim: Güneş; yaz mevsiminde bile  Ekvatorun üzerinden Kuzey yarım küre tarafına geçtiği zaman güneş ışınlarının EN dik olarak geldiği paralel çizgisi; Türkiyenin güneyinde yer alan ≈ Sudan / Mısır ülkesinin üstüne çıkmıyor. Dünya karasal yüzeyinin büyük bir bölümü kuzey yarı kürede bulunmakta, güney yarı kürede bulunan kıta ise, hiç yok gibidir.  Dolayısı ile kuzey yarı kürede yer alan ülkeler güneş ışınlarını yeterince alamaz iken Ekvator altı ülkeler  -bize göre- Güneşi daha yakından ve fazlası ile görüyor.

Gelen soru üzerine geniş bir araştırma yaptım. Haliyle ben bile bu şekilde yeni bilgiler öğrenmekteyim. Kutuplarda olan kış, dünyanın her yerindeki bilinen kışlardan çok daha fazla soğuk oluyor. En azından sabit bir soğukluk derecesi, 6 ay boyunca devam ediyor. Mesela şuan ekranımda kuzey kutup noktasında ki sıcaklığı gösteren bir Rus meteoroloji sitesini inceliyorum. Kuzey kutup – 26,2C’ görünüyorken ( Konya’nın ilçesi evimin balkonundaki  elektronik eczahane ısı göstergesi + 2,7 C’ (Ocak 2016 18,30) gösteriyor. Bu şekle göre K. Kutup bölgesi ile şehrimin sıcaklık farkı ≈ 1/10 ‘C oranına tekabül etmekte, hayret edici bir durum değil mi? Evet, hayret edici dediğim durum açıklandı ve şüpheli not düşmüş olmamda ne kadar haklı olduğum ‘belgelendi’. NASA kaynaklı Euronews haberinde; K. Kutup bölgesinin mevsimine göre sıcak geçtiğini, bu durumun ise 2016 yılı içerisinde El Nino kasırgasını oluştura bileceği söylenildi.) Sibirya / Yakutistan  bölgesini gösteren haritada  Yakutistan merkez şehri sıcaklığı ise (26.1.2016 salı) — 47’C   (www.gismeteo.ru/map/559/) görünüyor. Yani Sibirya kışın, K. Kutbundan daha soğuk oluyorken, yazın daha sıcak; Olamıyor

Sibirya’nın kuzeyi, Kuzey Buz Denizi ve bölgesi. Bu taraftan sıcak bir hava görmesi mümkün değil. Batısında! Ural Dağları var, olmaz. Doğusundan ise; Güneşin konumundan  ve denizin serin havasından dolayı sıcak havayı; alamıyor. Geriye Asya’nın güneyi kalıyor. Bu sefer karşımıza en güneyde Himalaya, kuzey üstünde Pamir yüksek sıra dağları ortaya çıkıyor. Hint Okyanusundan yükselen sıcak rüzgarlar, yüksek dağları aşıncaya kadar içinde olan nemi dağ yamaçlarına bırakırken kendiside ‘buz‘ oluyor. Rakımları yüksek olmasa bile (aşağıda belirttim), sıcak havayı göremeyen Sibirya, dondurucu soğuklardan kurtulamıyor.

Dünyanın sürekli ve ortalama  en sıcak yerleşim yeriEtiyopya’nın Dallol bölgesidir. Bu yerin 12 ay / 365 güne (kış mevsimi dahil) tekabül eden sıcaklık ortalaması : + 34.4 ‘C dir. Bu yerleşim yerinde 3 ay / 92 güne tekabül eden  yaz mevsiminin sıcaklık ortalaması ise : + 47 ‘C  dir.  Bu güne kadar tespit edilen dünyanın en sıcak derecesi ve yeri ise Libya – El Aziziye yerleşim bölgesidir. 1922 yılı Eylül ayında vuku bulan sıcaklığın  + 57.7 ‘C olduğu kayıtlara geçirilmiştir.  Kaynak: BBC

Güney Afrika Cumhuriyeti Meteoroloji kayıtlarına göre Vredendal kasabasında 27 Ekim 2015 Salı gününe ait en yüksek sıcaklık + 48.4 ‘C olmuş. 16 Ekim 1936 tarih ve gününe ait Arjantin – Campo Gallo köyünde tespit edilen en yüksek sıcaklık + 47.3 ‘C olmuş. kaynak :  www.gismeteo.ru/news/klimat/16553 -11.2015

Dikkatinizi çekerim: Ekvator ve/veya bölgesini en sıcak yer olarak algılar ve biliriz. Lakin oralarda’da sıcaklıkla beraber ısınan akarsu ve göllerde ki suyun buharlaşması ile, çok geniş bir alanı kaplamış olan bol bitki çeşitliliğinin  sebep olduğu nemden  dolayı, sıcaklık derecesi düşmektedir  Diğer bir anlatım ile bitki çokluğu ile meydana gelen bitki örtü tabakasından dolayı güneş, toprağı ısıtamıyor. Ekvator kuşağına göre daha kuzeyde ve soğuk bölgede bulunan Libya’nın bitkisiz olan bu şehrinde tespit edilen sıcaklığın en büyük etkeni ise; Çöl ve Kum‘dur. Bu sıcaklık, sadece O güne ait anlık / günlük sıcaklıktır. Devamlı sıcak olan bir yer ve oluşum,  değildir.

yazın ağustos ayında dünyanın en soğuk yeri ise; Her iki kutup merkezini -özellikle G.Kutup- saymaz isek yine en soğuk ülke ve yerler; Kuzey yarı kürede bulunan yerlerdir. Neden? Dünya küresini, kıta ve ülkelerin dağılımını göz önüne alıp Ekvator kuşağını 0-sıfır saydığımızda, Ekvator çizgisine uzak olan ülke ve kıtalar; Kuzey yarı kürede yer alır. Dolayısı ile, güneş ışınlarının G. yarı küreye göre eriştiği yada erişemediği EN UZAK soğuk toprakların, K. yarı kürede olduğu ortaya çıkar. Diğer taraftan, dünyanın en soğuk yerinin G. kutup dairesinin olmasının sebebi ise, belirttiğim gibi, karaların çoğunluğu ve sanayi -sera gazı- yoğunluğu K. kutup bölgesinde olmasından dır. Yapılan açıklamaya göre: 1979 – 2013 arası K.Kutup bölgesinde eriyen buz miktarı 35.000 km2, G.Kutupta ise 21.500 km2 dir.

Bu güne kadar (11.12.2013)  Dünyanın en soğuk yeri olarak  1983 yılında tespit edilen, — 89.2 ‘C ile Güney Kutup Antarktika kıtasında  bulunan ve Rus’lara ait araştırma üssü olarak kullanılan Vostok bölgesi diye biliyorduk. Son bilgiye göre , Vostok un ‘papucu’ dama atılmış durumda.

Bilgi paylaşımında üyesi olduğum NASA’ nın,  9 Aralık 2013 Pazartesi tarihli paylaşımına göre:  Yüksek çözünürlükte, termal kızılötesi sensörlü cihazlara sahip Landsat 8 uydusu ile uzaydan, ABD Jeoloji Araştırma bölümü görevlilerinin Antarktika da, 32 yıldır karadan yaptıkları araştırma tespit sonuçlarına göre Dünyanın en soğuk olan bölgesi, yine aynı kıta ama değişik bir bölgesi . – 93.2 ‘C (136 F) ile  Doğu Antarktika yaylasıdır. Daha önceleri de belirttiğim gibi bu nokta ve kıtada sadece araştırma amaçlı çalışan kişiler vardır. – 93.2 ‘C daimi olmayıp, 10 Ağustos 2010 tarihinde tespit edilmiştir. Yine NASA bilim adamlarınca yayınlanan 16 Ocak 2015 tarihli bilgi dahilinde: Dünya yüzeyinde salınan sera gazları nedeni ile 2014 yılı, 1880 yılından bu tarafa en sıcak yıl olmuş. Kaynak: NASA  01.2015  Ayrıca, güney kutup bölgesinin en yüksek dağı 4892 mt rakımına sahip Vinson dağıdır. Aralık ayında Türkiye kış mevsimi yaşarken,  burası 6 ay boyunca yaz mevsimini görmektedir. Hal böyle iken  yaz mevsiminde bile ısı  — 40 / 70 ‘C arasında olmaktadır. Kaynak : Rusyanın Sesi / Sputnik – 01.2016

Dünyada insanların sürekli olarak yaşadığı ve dünyanın en soğuk olduğu ülke ve şehri ise Rusya nın  Sibirya bölgesi Kuzey Buz Denizine yakın ve  iç kesiminde olan Verkhoyansk rakım:130 mt olup, 1888 yılı Ocak ayı tesbiti:  – 67,9 ‘C. Pasifik Okyanusuna yakın  bölgede olan   Ojmyakon (Oimekon) Köyü rakım: 730 mt. Bu yerleşim yerinde ise; 1924 yılında – 71.2 ‘C ve 1933 yılında – 69.8 ‘C tespit edilmiş. Kaynak: Rus Bilimler Akademisi meteoroloji istasyon kayıtları.

Nasa tarafından Sibirya bölgesinde bulunan bu daimi yerleşimli Ojmyakon  köyünde tepit edilip yayınlanan bilgiye göre en soğuk derece ise; (90 F)  – 67.8 ‘C dir. Kaynak: NASA)

Dünyanın en soğuk yeri sadece kutuplar değildir. Mesela; ABD nin Utah Eyaletinin Panguitch yerleşim yeri ki, Meksika bölgesine yakındır ve 6 Aralık 2013 gününe ait soğuk hava derecesi (günlük), – 45 ‘C olmuş.

Kendi çapımda, 24 Kasım 2013 ile 23 Ocak 2014 tarihleri arasında ve Rus RTG Tv kanalı üzerinden özellikle, Sibirya soğuklarını ≈  50 gün boyunca not ettim. Bu günlere ait en soğuk yer Yakutsk şehri ve ortalaması – 32 ‘C olmuştur. 23 Ocak tarihinden sonra ise RTG kanalı, paralı  yayına geçince, takip edemedim.

Türkiye de 1993 yılı Ağustos ayında Mardin / Kocatepe‘de tespit edilen bir anlık / günlük en yüksek sıcaklık ise + 48.8 ‘C dir. Anlık en soğuk yer ise; 1990 yılı Ocak ayına ait  44.4 ‘C ile Van / Çaldıran  bölgemizdir.  Kaynak: BBC

Türkiye de yaz mevsimlerinin GENELİNDE geriye dönük bir kaç yıla tekabül eden  sıcaklık ortalamaları, Batı’dan – Doğu Anadolu Bölgesine  doğru +28 ‘C  ile  +15 ‘C  arasında değişmektedir. Ayrıca;

Akdeniz Bölgesi batıda, Güneydoğu Anadolu  bölgesi doğuda olmasına rağmen,  sadece yaz mevsimi sıcaklık ortalamalarında  bu iki bölgemizde 26 ‘C olup, birbirine yakındır. Bu iki bölgemizin, yaz ve kış mevsiminde oluşan sıcaklıkların birbirine yakın olmasının hatta ve hatta, Güney Doğu Anadolu bölgemizin sıcaklık yönünden, Ak Deniz bölgesi ile yarışmasının bana göre iki önemli nedeni var:

AToros Dağları; Güney Doğu Anadolu bölgemiz ile Doğu Anadolu bölgemiz arasında doğal bir sınır vazifesini görmekte ve Doğu bölgelerimizin soğuklarını kesmektedir. Akdeniz bölgesi rakım ortalaması 389 mt

 B –  744 mt yükseklik ortalamasına sahip ve karasal iç bölgede olmasına rağmen; G. Doğu Anadolu bölgemiz in güneyinde, özellikle Suriye ile arasında dağ, yok. Dolayısı ile Suriye, Orta Doğu ve Arabistan ülkelerinden gelen (Libya gibi)  sıcak kum ve çöl rüzğarlarının etkisi ile  bu bölgemizin sıcaklıkları, yüksektir. Bu etkenlik ise Güney Doğu bölgemizin, Akdeniz iklimi ile yarışmasına, olumlu bir etkendir.

Doğu Anadolu bölgesinin  geriye dönük yıllarında oluşan, 365 şer günlük 4 mevsimden oluşan  en soğuk ile en  sıcak aylarının  toplamlarının ortalaması, + 15 ‘C ye tekabül etmektedir. Yani bu günümüzden geriye dönük, onlarca senelik yaz mevsimlerinin sıcaklık ortalaması,- aynı senelere tekabül eden kış mevsimlerinin soğukluk ortalamasından,  + 15 ‘C daha fazladır.  Bu bölgemizin rakım ortalaması: 1403 mt’ dir.

Rakımdan başka, Doğu Anadolu bölgemizin daha soğuk olmasına etken olan, özellikle Kafkas Dağları bölgesinden ve  Kuzey /  Kuzeydoğu yönünden esen  kuru – ayaz  Sibirya (poyraz) rüzgarlarıdır. Bu bölgemiz dağları, Toroslar veya Karadeniz dağları gibi  bir bütün olmayıp, her yöne bakan ve uzun olmayan, parçalı dağ gurupları ile doludur. Haliyle rakımın fazla ve parçalı dağların çok olduğu yerlerde ki arazi şeklide, engebeli bir durum arz eder. Bu nedenlerden ötürü bu bölgemiz, daha soğuktur. Bu arada şunu’da hatırlatmamda fayda var. Bu yüksek rakım içerisinde bulunup,  860 mt lik rakıma sahip Iğdır ilimizde; hem kar yağmakta hemde Akdeniz bitkisi olan pamuk üretimi yapılmaktadır. Ve Iğdır ın  yıllık  12 ay – 365 günlük sıcaklık ortalaması ise, + 11 ‘C ye yakındır.

Rakım ve dağların önemini vurgulamak babından bir örnek daha vereyim.

Bir düğün için gittiğim, öğrendiğim ve gördüğüm İç Anadolu bölgemizin  Eskişehir – (köse) Mihalgazi ilçesi. Buranın merkez nüfusu 1700. Rakımı, yöre insanının anlatımına göre (ki, sanırım Sakarya nehrinin aktığı zemin) 150 – 180 mt. Benim araştırmama göre Kaymakamlık bina çevresi ise ≈ 215 mt. Dört tarafı dağ ve tam orta çukur bölgesinden, Sakarya nehri akmaktadır. 300 – 400 mt yukarısında ise Sakarı kaplıcaları yer almakta.

Bu bölgede; Akdeniz bölgesinde yetişen portakal, mandalina, limon ve muz hariç, zeytin, pamuk, nar dahil türlü meyve ve bitki yetiştirilmektedir. Nerede ise yerleşim bölgesi kadar plastik seralar araziyi kaplamış durumda. Düğün sahibinin anlatımı ile; bu sene (2013-4) kışı sert olmadığı için, beş kez mahsül kaldırmış. Bu yerin yıllık sıcaklık  ortalaması ise: + 13 ‘C  – 14.06.2014 Cmrt

Türkiye de  en soğuk (ZEMHERİ) Ocak ayı, en sıcak ise Ağustos ayıdır. Bu bilimsel tespite göre, geçmiş seneler dahil olmak üzere, Ocak ayı içerisinde en soğuk  olan şehirlerimizin başında,  – 15 ‘C ile Ardahan, – 13 ‘C ile Ağrı. – 11 ‘C ile Kars ve  – 8 ‘C ile Erzurum yer almaktadır. Ardahan‘ın  rakımı  1870, Ağrı 1640,  Kars 1768  ve  Erzurum 1890 mt’dir. Bu tespit ve ispata göre sonucu tekrarlamam da, fayda var : Soğuk hava, sadece rakım ile alakalı değildir. Sadece bir etkendir.

Ak Deniz bölgesinde olan 1.  Adana, 2. Mersin 3. Antalya‘nın geçmiş yıllarda ki Ağustos ayı ortalamasına  göre en sıcak şehirlerimiz dir. Bu üç şehrimizin Ocak ayı soğukluk ortalamaların da ve aralarında ise rakamsal  0.1- 0. 9 fark  ile üç kentimizin sıcaklıkları birbirine yakındır. Ocak ayları ortalamasına göre Mersin, diğer iki şehrimize göre biraz daha soğuktur. Bu üç şehrimizin kışın en soğuk hallerinin ortalaması ise: + 5 ‘C ile  + 15 ‘C arasındadır.  Bu üç ilin geçmiş yıllardan beri  Ağustos ayı sıcaklık  ortalamaları ise, + 22 ‘C ile + 45 ‘C arasında değişmektedir. Rakım olarak  Mersin 6 mt,  Adana  23 mt;  Antalya ise 39 mt.  Ak Deniz bölgesinin ortalama rakımı ise,  389 mt dir.

NOT :  Günlük olarak televizyon veya gazetelerde yayınlanan hava raporlarını okur, duyarız. Mesela ben bugün 26 Haziran 2012 perşembe günü  TRT televizyonunda Elazığ şehrimizin sıcaklığının 41,  Antalya nın ise  38 ‘C olduğunu okudum ve söylendi. Önemli olan 12 ay – 365 günlük ve geriye dönük uzun yılların ortalamaları dır. Yukarıda belirtilen bilimsel sonuçlar, Dünyada ve Türkiye’de bulunan yetkili birimlerin geriye dönük on yıla tekabül eden,  gözlenimleridir.  Kaldı ki, bundan böyle dünyamızı etkileyen sera gazları varlığının artacağını göz önüne alırsak, sıcaklıkların artacağı, soğukların azalacağı unutulmamalıdır. ( 2013 – 2014 Kış mevsiminde, bildik soğuklar olmadı). Bu arada bir şeyi’de hatırlatmadan geçemiyeceğim.

Rakım, iklimi etkileyen bir unsur ise de, O bölgenin dünya üzerinde bulunduğu yer, dört bir yanını kuşatan dağ ve platolar ile, bu dağ ve platoların parçalı veya bir bütün olarak uzayıp gitmesi, dağların  yerleşim yerlerine  olan yakınlık ve uzaklıkları ( mesela Alanya, Antalya ve Manavgat’tan daha sıcaktır), yapay bile olsa gölet ve barajların  az – çok olması, bölgenin  Sibirya soğukları – Arabistan sıcakları gibi  rüzgarların etkisinde kalıp – kalmaması, iklimi olumlu / olumsuz yönde etkilemektedir.

Acizane bir durumumu arz edeceğim. Bu sayfama girip şahsım için; – Bu bilgileri nereden buldu, her şeyi yada bunları bilemez, diye bilirsiniz. Doğru! Her şeyi bilmem imkansız. Geçmiş yıllara dayanan araştırma sonuçlarına, kendi anlatım ve yorumlarımı katmış bile olsam, esas bilgileri nereden aldığımı, belirtmekte yim. İddiamın olduğu yerler var. Yaşım 57. İnanır veya inanmazsınız! Araştırmayı severim. Bir cümle için (şimdi unutulan) onlarca ansiklopediyi, binlerce sayfasını karıştırırım. Bunun haricinde, bazı yerlerini unutmuş bile olsam Dünya haritasını gözü kapalı  çizerim. Tarih, Coğrafya, Kompozisyon ve Genel Kültürüm, ta Orta okuldan bu tarafa, iddiamın olduğu derslerdir. Ülkemizin iklim çeşitliliği  hakkında ki  diğer bir açıklamalarım için bakınız :  Türkiye de Yaşadığımız İklim Çeşitliliği ve Etki Alanı  20.12.2010      Mecit  ALBAYRAK

Dünyanın en yüksek 10 dağı.

11.2015 – Çeşitli ülkelerin Uzaya gönderdiği araçlar sayesinde yer yüzü ve yer altındaki  her türlü değişim ve gelişimleri, ‘anında’ takip etme ve öğrenme durumları bulunduğu, bilinen bir gerçektir.

Zamanımızda Uzay uydularına sahip  ülkelerin, Dünya küremiz üzerinde yer alan dağ, tepe, nehir,..vs..leri,  ileri teknoloji sayesinde ve amaçları her ne ise,  o doğrultuda en geniş ve gerçek bilgileri, 0 -sıfır- hata ile tespit ettikleri,  bilinmektedir. Uzaydan tespiti yapılan en yüksek on (10) dağ sıralaması ise:

1 – Everest Tepesi            Nepal / Tibet       bölgesi                   8,850 mt

2 – K2 ( Chogori )                 Pakistan / Çin               ”                      8.611 mt

3 – Kanchenjunga              Nepal / Hindistan        ”                     8.586 mt

4 – Lhotse                            Nepal / Çin                     ”                     8.516 mt

5 – Makalu                           Nepal / Çin                   ”                    8.485 mt 

6 – Cho Oyu                         Nepal / Çin                     ”                     8.188 mt

7 – Dhaulagiri                     Nepal                             ”                    8.167 mt

8 – Manaslu                          Nepal                              ”                    8.163 mt

9 – Nanga Parpat               Pakistan                         ”                    8.152 mt

10 – Annapurna 1                 Nepal                               ”                   8.091 mt

22.02.2013  Cmt          Mecit  ALBAYRAK                            

Doğa ve İnsan sağlığına genel bakış, gerçek balda kalite.

08.2016 –  2012 yılında Hükümet ve Sağlık Bakanlığı, sağlıklı bal üretimi, çeşitleri ve üretim koşulları hakkında,  bir tebliğ yayınladı. Bundan böyle bu tebliğe uymayan arıcının ürettiği bal, satılamayacak.

Yine bu yıldan itibaren Orman ve Su İşleri Bakanlığının yayınladığı tamim doğrultusunda Orman içlerine kovan koymak serbest. Kovanın konulduğu hiç bir bölge ve yerde arıcıdan,  ‘yer işgaliye parasını’  istemek yasaklandı ve isteyen, suç işlemiş olacak.

Hepimiz ve herkes şunu açık açık biliyoruz. Gerçekleri insan olarak duymak, görmek istemeyiz, doğruyu söyleyen bizden değildir.

Arıcı arkadaş başkasının ayak basmaya, hatta aklından geçirmeye bile korktuğu yerlerde günlerce, aylarca önündeki kovana bakar. Ayı, kovalarına zarar veriyor ise aylarca gece nöbeti tutar. Sanki yeni bir insan evladı doğmuş gibi, arılarının üzerine titrer. Vakti saati gelince ilacını verir, gerekiyor ve imkanı varsa nice dağları, tepeleri dolaşır ve bin bir meşakkatten sonra balını harmanlar ve satmaya çıkar. Müşterinin ilk sorduğu şey:  Şeker var mı?

Bereket Tv de edindiğim bir bilgiye göre; Avrupa ülkelerinde, balın içerisinde % 20 – 1 kğ da 200 gr kadar olan pancar şekerli bal, üzerinde belirtilmesi şartı ile, satılıyormuş. Ülkemizde ise; Resmi Bal tebliğine göre kendi ürettiğimiz bir kğ balda müsaade edilen pancar şeker miktarı ise 50 gr dır.

İnsanlığın gereği ; İnsanoğlu her şeyin en iyisine layıktır.  Bal; Cenabı Allah’ın övdüğü bir lütfu ve nimetidir. Ve siz bunu sağlığınız  için, çoluk çocuğunuzla  şifa niyetine alıyorsunuz. Siz bunu sormakta haklısınız. Ama, bazı gerçekleri hem arıcı hem vatandaş acısından vurgulamam, şart.

Sanayinin insanoğluna olan faydası çök.  Ama zararını da görmemezlikten gelemeyiz. Seydişehir de Alüminyum Tesisleri var. Her mevsim esen rüzgarlar, bu adı geçen fabrika ile evlerden çıkan karbon ve flor gazı ağırlıklı dumanı, bir şekilde dağıtıyor. Lakin durgunlaşan havanın etkisi ile bacalardan çıkan zehirli gaz, Seydişehir in doğu ve güney çevresindeki dağın etekleri ile arazi üzerinde etkili olmaktadır. Bu görüntü özellikle  -kimselerin görmediği veya göremiyeceği gece vakti başlamakta, sabah güneşine kadar devam etmektedir. (Şimdilerde ise Ce Ka,  kullandığı düşük kalorili kömürün olumsuz etkisinin az olması, her hangi bir şekilde tespit edilmesini engellemek için, baca içerisine duman ile çıkan kireç tozunu püskürtmekte imiş)

Hepimizin yaşadığı  dünyanın atmosferi, bu duman ve göremediğimiz partikülleri tutuyor. Yer yüzündeki sıcaklıklar 45 sene önceye göre arttı. Seydişehir’de 3 Ocak 2009 da badem ağacı çiçek açıyor. Arkasından soğukları yeyince, üşüyor ve Mart’ta tekrar açıyor.

Evet, kış mevsimi bile sıcak geçiyor. Kar ve yağmur yeterince yağmıyor.   Ondan sonra; ” Al Gözüm, Seyreyle Salih “. Seydişehir’de ‘Suğla ovası ve gölü var – . Eski Türkiye haritaları, Suğla Gölü’nü gösterirdi.  Her 7 yılda bir, yağan kar  ve yağmur neticesinde düdenlerden yer yüzüne çıkan su ile yer  üstünden gelen akıntı sularla bu ova tabanı göl olurken, çevre köy ve kasabaların yolları kapanır, her yer su olur, insanlarımız tarlasında yağ ve sazan balığı tutardı. Suyun çekildiği bölgelerde yapılan tarım; 1e 10… verirdi.

O zamanlar gölün çevresindeki köy insanları için  balıkçılık, ayrı bir meslek idi. Bu göl; 1980 yılı kışında, bir daha dolmamak üzere son kez doldu – taştı ve gelmemek üzere 1981 yılında gitti.

Bu gölün bitmeyen suyu ve tabanında olan nemi; Etrafındaki yeşilliği solmayan bir mera ve kurumayan her daim var olan çiçek tarlası, hayvancılık, tarım vede  o zaman bu şekilde gelişmemiş olan arıcılık için bulunmaz yerlerdi. Nüfus az, herkes az çok çiftçilik ile uğraşıyor kendisi ekip, kaldırıyor vede her şey doğal. İlaç yok. Toprak için hayvan gübresi, her derde çare idi. Şimdi hayvan gübresi kalmadı. İlaç kullanılmazsa ürün alınmaz. Velhasıl her yer zararlı böcek ve  zehir dolu. Zehirden, arılar telef oluyormuş; kimin umurunda veya kusur! Arıcının mı?

Yağmur yağdığı zaman su direk asfalttan, lağım çukurlarına akmaz, toprak susuz kalmaz ve çimlenir di. Bu gün için yukarıda yazdığım yerler şu an yok. Haliyle hakiki bal, yok denecek durumda.

Yazın bile zor yetiştirilen meyve -sebze kışın nasıl oluyor! Hemde bal gibi olur ve oluyor.  HORMON’u verdin mi olur. Hormon, bitkilerin çabuk ve daha iri büyümesini sağlayan organik bir maddedir. Son zamanlarda, hormon uygulaması yerine, bitki çiçeklerinin aşılanması için Bombus Arıları kullanılmaya başlandı. Bu böçeğin ömrü en fazla  2 ay. Arkasından hormona devam. Dikkat edininiz. Sezon sonuna doğru aldığınız sebzelerde bir tatlılık söz konusu olur. Bu tatlılığın sebebi, hormon. 

Hormon verilmiş bitkinin meyvesi iri, canlı olur ama içi boştur. Tohumu yok ve şekli bozuktur. Önemlimi! zevkle yeriz….. Şimdi alabildiğine  Tavuk Besi yerleri var. Bu hayvanlar nasıl besleniyor, bilginiz ve güveniniz var mı?

05.01.2011 itibari ile  verilen bir habere göre; Almanya‘da  kümes hayvanlarına verilen yemlerden dolayı, yumurtalarda yapılan araştırma sonucunda  kanser oluşumunu tetikleyici ‘ dioksin‘ maddesi bulunmuş. İddia etmiyorum ama, bir şeyi gayet iyi biliyorum. En kötü, ilkel bir Avrupa ülkesinin  halkı bile, sağlığına bizden daha iyi  dikkat ederken; Almanya gibi bir ülkede bu tip işler oluyorsa ;  Bizde neler olabilir! Hiç düşündünüz mü ?

Israil’in, Türk toprağında yetiştirdiği, tohum vermeyen sebze fidelerini, koşarak alırız. Genetiği değiştirilmiş sebze ve meyvelerin gelecek zaman içerisinde insanlar üzerinde etkileri ne olacak? Açıklanan bilimsel verilere göre:

Bitkilerden aldığımız hormon; İnsan vücudunun kendine has hormon dengesini ve bağışıklık sisteminin bozulmasına, yağlanma ve hücrelerin direncini azaltarak, kanser olma yatkınlığını artırıyor….  Önemlimi ! Efendim, orijinal dokusu değiştirilmiş, bambaşka bir  canlı hale sokulmuş, ne gam. Bize dokunmaz! Ama şekerli bal, dokunur ! Yinede yazımın başında da belirttiğim gibi. İnsan, her şeyin en iyisine layıktır. Lakin, yukarıda ki açıklamalarımın ışığı altında arıcı, ne  yapsın !

Belirtmeye çalıştığım, aslında herkesin bildiği bu olumsuz gelişmeler karşısında ister istemez arı ve arıcı da, olumsuz etkilenmektedir. Araziden yeterli nektar gelmediği için, petek bal gözleri sır lanamıyor. Bu sefer bu sır’ın olması için, bir miktar şekerli şerbeti vermek zorunda kalıyor. Veya arı arazide her hangi bir nedenden dolayı bulamadığında bu sefer getirdiği nektarı yemek zorunda kalıyor. Nektar biterse, yapılan işin değeri de kalmıyor. Gerçek balda kaliteyi, arısına şekerli şerbeti veren arıcı bile ister. Neden istemesin ki. Allahın verdiği tabiatta bedava olan varken, neden parası ile şeker alıp versin!! Diğer taraftan;

Arılar tek tük veya topluca ölüyorlar! Neden! Arıcının hatası olduğu gibi,  insanın araziye verdiği zararlardan ötürü ölümler olmakta. Bal sezonu içerisinde bu ölümler oluyorsa arıcı ister istemez yasak olmasına rağmen ilaca yönelmektedir.  Bu ilaç ise, balın kalitesini düşürmekte. Bu kalitenin tespitini ise hiç bir kimse, teknolojik olarak incelemediği sürece, bilemez.

İnsanın insana, insanın tabiata, arıcının kendine verdiği zararlara rağmen kimi arıcımız yaptığı işini, bi hakkı ile yapıyor – yapmakta. Bu sefer, hakkı olan fiatı istediği zaman ürettiği emeği telef olmakta, ucuza değil, bedavaya elinden çıkartmak zorunda kalmaktadır.

Bu gün 30 Ekim 3015 cuma günü Euronews tv kanalında bir haber. Avrupa Birliğine  (AB) dahil bazı ülkelerin bal üreten arıcıları,  AB başkenti Brüksel’de Çin den getirilen GDO lu balların ülkelerinde satılmasını protesto etmişler. Haliyle bu ballar insan sağlığının zararına sebep olduğu gibi, arıcının gerçek emeği karşılığı olan parasını da almasına engel olmaktadır.

Gerçek balın tepiti :  Hakiki bal, soğuk yerlerde donar. Yalnız gerçek bal içerisinde ki fruktoz ve glikoz oranı eşit ise, donmuyor muş. Bereket Tv de, Samsun 19 Mayıs Üniv. Ziraat Bl .prof. açıklamasına göre Gerçek bal kalitesinin öğrenilmesi için; 27 çeşit tahlilin yapılması ve karşılığında 2013 fiatları ile üniversite imkanları ile yarılmasına rağmen; 1,300.00 TL gerektiği belirtildi. Ben 2014 yılında 3 ana +2 yan tahlil  işlemi için Konya İl Tarım Müdürlüğü Gıda Analizi bölümüne 175,00 tl ödedim.

Bana göre donmuş hakiki balın tespiti şöyle: irmik tatlısı‘nı yediğinizde, irmik tanelerini dilinizde hissedersiniz ama dişleriniz arasında, şeker tanesini kırar gibi ezemez siniz.  Ağzınızda yok olur gider. İşte gerçek donmuş balın tespit şekli. Toz Şeker tanesi gibi ‘kıtır – kıtır’ sesi geliyorsa, şekerlidir. Ve kesinlikle donmuş balı  her ne şekilde olursa olsun, eritme yin. Çünkü her eritme anında balın kalitesi düşmektedir.   2010 / 10.2015      Mecit  ALBAYRAK

Babam Lazoğlu Şükrü Usta ve Seydişehir.

I. bölüm: Babam Lazoğlu Şükrü Usta. ,  ve yazımın devamı olan, 2. bölüm.

Babam, 1949 yılı başlarından, öleceği güne kadar yaşayacağı Orta Karaviran ve Seydişehir  topraklarına ayak basar. O yıllar, sanatkarın olmadığı, olanlarında parmakla gösterildiği  zamanlardır. Orta Karaviran kasabasında hem ağaların, hem işi düşen kişilerin yanında, el üstündedir. Burada da  herkesin işine koşar. Bileğinin hakkı ile kendini kabul ettirir. Öyleki, bu köyde susam yağı çıkartma işi yapan namı değer ”Yağır” Alaattin Öztürk ve sülasi ile olan tanışıklığı ve ahbaplığı, o zamandan bu zamana kadar, biz çocukları ve torunları arasında hala devam etmektedir. Sene 1949 – 2013 .  Allahın izni ile, daha nice senelere.  :-)

Lakin, evlilik konusunda babamın şansı yoktur. Yaşı olmuş 26 -27. Orta  Karaviran’lı hatırlı bir ailenin kızına talip olur. Kimdir – nicedir bilinmez, diye vermezler. 1950 yılının başlarında, bu sefer babama başka bir ağa ‘el’ atar.

Fi tarihinde Akseki den, Seydişehire gelip yerleşen’ki;  Akseki dağlık, tarımı ve sanayisi olmayan bir yerleşim yeri olması sebebiyle Akseki ve çevresinde yaşayanların büyük bir bölümü bu bölge dışına çalışmaya gitmişler veya çevre yerleşim bölgelerine göç etmişler. Haliyle 1800 yılları ve sonrasında Seydişehire göç eden bir çok Aksekili aile, buralara kök salmışlardır. Bu ailelerden biri olan ‘Hasan Efendiler’ lakaplı Hasan Baran : – Seydişehir ve köylerinde olan tarlalarının ekimi dikimi ve nakliye işi ile, kendinde olan makinaların tamir – bakımı için, yanında çalışmasını ister. 1951 yılında başlayan çalışması, 1957 yılının başına kadar devam eder. Bu aile ile  olan ahbaplığımız, hala  devam etmektedir.

Babam; 1953 – 54 yılları arasında, Beyşehir istikametinden traktör ile buğday  getirirken; Seydişehir’in kuzeyinde yer alan Çifteler Köprüler üzerinde iken, bir şekilde traktörün arkasındaki römork bağlantısının yerinden ayrılması neticesinde römork, köprüden çaya düşer. Römork üzerinde olan kişilerden biri ölür, diğeride yaralanır.

Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, erkek milletinin unutamadığı diğer anısı ise -Allah düşürmesin- hapishanedir. Babam, trafik kazasından sonra hapse konulur. Unutamadığı ve anlattığı iki kişiden biri, Bozkır ilçesinden Ethem  ve başka vilayet ten gelen, Hamdi arkadaşı idi. Ethem amca, kısa boylu, zayıf biri idi. Zaman zaman 1970 – 80 yılları arasında  bize geldiğinde görüşüp tanışmış idik. Hamdi arkadaşı ise,  iri yarı ve kilolu imiş. Babamın, bu arkadaşı ile unutamadığı ve bizlere de  aktardığı bir anısı var idi.

Babamın, arkasında  Aksekili ‘Hasan Efendiler’ sülalesi olsa da,  sonuçta maddi imkanları yok denecek şekli ile, Allahın bir garibi dir.  Mahkumların, aydınlatmaya çıkartıldığı bir gün de Hamdi, babama :

—  Şükrü,  sende para yok, bende para yok. İkimiz para kazanalım, der. O an orada bulunan mahkumlar pür dikkat kesilirler. Babam :

Olur ama, nasıl kazanacağız?  Hamdi :

—  Kolay, senin burnuna halka takalım, bende tef çalarım, sen de ayı gibi oynarsın, böylece para kazanırız, der. Babam :

İyi ama, ayı oynatmanın da  bir  şarkısı var. Sen biliyormusun?

Hayır, der Hamdi.  Bu sefer hapishane arkadaşları babama;  – Sen biliyormusun?, diye sorarlar. Babam :

Evet, der. Ve şarkısını söyler.

Ayımın gözleri humar. – Birini açar, birini yumar

– Ağalardan bahşiş umar. – Vay ayı, vay koca dayı, diye dörtlüğü söyler.

Bu sefer bütün mahkum arkadaşları Hamdi ‘ye;

Hamdi, sen ayı olacaksın;  Şükrü’de tef çalacak ve sen oynayacaksın,  derler. Derler ama Hamdi iri yarı birisi. Kapıya dikeldi mi,  kapıdan kimse geçemez miş. Bu sefer babam alttan alarak – Hamdi, nasılsın? Diyerek gönlünü alıp, öyle geçmiş.

Babam, şikayetçi olmayan kişiler  ve kendine sahiplenen Hasan Efendinin girişimleri neticesinde, erkenden tahliye edilir ve aynı yerde çalışmaya devam eder.

1955 yılına kadar, işlerini yaptığı evin etrafında ki bazı ailelerin kızlarına, evlenmek için talip olur. Burada da aynı görüş karşısına çıkar : – Kimdir, nicedir bilinmez, kız’mı verilir! 1956 yılının başlarına kadar Hasan Efendiler için çalışan kadın ve kızların nakliyesini sağlayan babam, aynı zamanda ağanın evinin yakınında komşularının kızı  olan annemi bir şekilde ikna etmiş. Ama kızı verecek olan kim? Kaçmaya karar verirler. Ve evlenirler.

( Daha önceleri kızlarını babama layık görmeyen aileler; 1960 lı yıllara doğru, belediyedeki işinden dolayı namı ve adı duyulan babam için: – Böyle olacağını bilseydik, kızımızı kendi elimizle verirdik, demişler-dir-.)

Babam; 1957 yıl Ocak ayında Seydişehir Belediyesine ait elektrik üretim santralinde – Makinist, olarak resmen işe başlar. O zamanlar şehir içindeki ‘eski’ otobüs garajı olan yer, aynı zamanda hem elektrik santralinin, hemde haftalık pazar yerinin olduğu kısımdır. Köylü ve kentlinin her türlü yetiştirdiği ve ürettiği, burada satılır.

Sene 1960. Babam, oturduğumuz evin karşısında ki komşunun leblebicilik yapan oğlu İ. S.nu,  komşularının ısrarı ile yanına – yardımcı, olarak alır – aldırır. İşi öğretmeye çalışır. Her ne kadar babam –Usta olsa da, sonuçta bir yabancıdır. Dışarıda dükkanı olan ve motor tamirciliği yapan F. Ö.,  İ. S…nu,  geliş  – gidiş, babama karşı – Sende usta oldun, bu işi biliyorsun, sana  yardım ederim, türü yönlendirmelerle babama karşı dolduruşa getirirmiş.

Günün birinde, elektrik santralinin genel temizliği yapılacağı için, bir çok  malzeme, elektrik santralinin az uzağı ve arkasında olan belediyeye ait un değirmeni  binasının içine götürülür. Babam, iki büyük İtalyan dizel motorlarına ait ilk çalıştırılma anında uçlarına fitil takılıp – yakılan ve silindir kapaklarına sıkıştırılan ateşleme fişeklerini, öneminden dolayı ayrı bir yere koymuş. Temizlikten sonra bu malzemeler geri getirilir. Fakat, fişekleri nereye koyduğunu hatırlayamaz ve bulamaz.

Bulamadığını sebebi ise: Babamın, fişekleri koyduğu duvar dibine, Değirmen ustası olan kişi; değirmene ait değirmen taşını yuvarlayarak, fişeklerin olduğu duvarın önüne ve fişekler arkada kalacak şekli ile değirmen taşını, fişeklerin olduğunu fark etmeden duvara dayamış. Fişeklerin bulunmayışının sebebi bu.

Babamın işe aldırttığı komşusunun oğlu İ. S.:  –  Lazoğlu, bu malzemeleri falanca şahıslara ait değirmende kullandı, diye konuşur ve o zamanki yetkililere şikayet eder. Babam her ne söylerse de, kendini aklayamaz. Ve işten ÇIKIŞI verilir. Sene 1961 başları. ( Burada bir konuyu açıklamalıyım: Seydişehir küçük bir kasaba. Bazı kişilere ait leblebicilik, – ‘ki Seydişehirde o zamanlar geçerli bir meslek ve iş sahasıdır- küçük zanaatkar iş yerleri ve motorlu un değirmenleri var. Bu yerlerin sahipleri ve şehir halkı babamı, –  yabancı olarak görseler de haliyle,  hem tamirci hem elektrik santrali baş makinisti olması sebebiyle gece gündüz ve daimi, işleri düşüyor. Bundan dolayı seveni de, sevmeyeni de var.)

Sonuçta gerekli – gereksiz herkesle ve esnaflarla, işli dışlı olmak zorunda. Diğer taraftan babam, aleyhine olabilecek bir uygulamayı neden yapsın. Kaldı ki; yapmış olsa bile, başkasına vereceği fişek 1 – 2 tane olur. Kaybolan fişek sayısı en az 12 adet. Haliyle o zamanlarda ülkemizde ve Seydişehir de ‘usta’ aranmakla bulunmuyor. Babamın, Mesleğinden dolayı bir şey sorana, yardım isteyene her zaman faydası oluyor. Ayrıca, kendisine ihtiyaç duyulan resmi bir işi yapıp, sorunsuz olarak elektriğin  üretilmesini sağlıyor. Bu durum, babamın aleyhinde olanları daha da şartlandırıyor!! Bir şeyi daha vurgulayayım. İşin içinde – İşten çıkışı söz konusu olan – olacak kişi, başkalarının menfaati için kendini harcatır mı?  ekmeğini başkaları için feda eder mi?

Babam bu töhmet altında iken, düşünceleri sonunda kast edilen malzemeleri nereye koyduğunu hatırlar ve bir gece yarısı değirmenin ustası, Belediye başkanı, zabıtalar gözetiminde bu malzemeleri koyup  ta –  unuttuğu yerden, değirmen taşının arkasında ve değirmenci ustasının şahitliği ile fişekleri çıkartır. Babamın suçsuz olduğu anlaşılır. İşe dönüşü için durumunun uygun olduğu, söylenir. Fakat gurur meselesi yapar ve işten ayrılır. Çünkü geçen zaman içerisinde babama karşı söylenen hakaret ve suçlamalar söz konusudur. Haliyle o gün için yapılan ve konuşulanları tam olarak bilmem imkansız. Ama, hoş sözler olmayacağı da kesin!

1950 – 60 lı yıllarda ABD malı  çeşitli amaçlı makinalar, Türkiye nin bir çok  yerini kaplamıştır.  Amerikan malı otomobillerin tamir ve bakımı ile uğraşan ve babamın tamirciliğe başlamasında katkıları olan  teyzesinin oğlu Osman Bekar tarafından İzmit / Gölcük e  çağrılır. Babam 1961 – 62 senelerinde, bizde ailecek olarak son 1 sene, İzmit – Gölçük te ikamet etmek durumunda kaldık.

Babamın işe aldırdığı İ. S., santral makinisti olmuş yanına da; R. C. ismindeki kişiyi, yağcı olarak işe aldırmıştır. Ayrıca, aslen Seydişehir’li olup Seydişehir dışında motor tamirciliği yapan başka bir ustanın, şehre gelmesi ve santral makinistine dışarıdan yardım etmesi sağlanır.  Gel gör ki, kuytu köşelerde yapılan konuşmalar ve ayarlamalar,  elektrik santralindeki 6+6=12 adet fişekle çalışan 2 adet büyük (8 – 10 mt uzunluğunda) İtalyan ve 1 adet küçük (5 mt) Çekoslavak malı jeneratörlerin, randımanlı çalıştırılmasına bildikleri, kafi gelmez. Olan arızalar yapılamaz yada yeterli olmaz. Velhasıl  Elektrik kesintilerinin, ardı arkası kesilmez.

1962 yılında yapılan seçimler neticesinde askeriyeden emekli Binbaşı Nevzat Akbaş, belediye başkanı olur. Her ne kadar belediye başkanı Seydişehirli olsa da, devamlı dışarıda olmasından dolayı, santralin çalıştırılma durumunu ve geçmişini bilmemektedir. Fakat başta Seydişehir halkının bildiği bir şey var. Şehir de elektrikler düzgün verilememekte, motor arızalarının sonu gelmemektedir. Halkın şikayeti artmaktadır.

Belediye Muhasibi Erol Ulutaş O zamanlar, Lazoğlu Şükrü nün geçmişte başına gelenleri  bilmekte, takdir etmektedir. Ama yapa bileceği bir şey yoktur. Vakti saati geldiği için durumu Belediye Başkanına iletir. Nevzat Akbaş: Lazoğlu her ne yerde ise bulun, gelmesini sağlayın, der. Hatta bizzat başkan, dedemin evini bu maksatla ziyaret bile etmiş. Sonuçta görevlendirilen kişiler, ‘Karakaş‘  lakaplı Yusuf dedemi  Gölcük’e, babamı Seydişehire dönmesi için ikna etmeye gönderirler. Babam ve biz şehre dönüş yaparız. Babam bir süre, belediye ile antlaşmalı olarak gündüzleri açtığı tamirhanede, geceleride elektrik santralinde çalışır.

Babamın bir şekilde işten çıkartılmasına neden olan İ. S., babamın akibetine uğrar. Bir müddet sonrada Almanya ya, kalifiye işçi !!, olarak gider. Yağcı R. C. nın ise yanında çalışmasına, bir arkadaşının kardeşi olması nedeniyle, ses çıkartmaz.

Seydişehir,  çocukluğumda küçük, girişi olup, karşı taraftan çıkışı olmayan ≈  2.000 nüfuslu bir Anadolu kasabası idi. Gündüzleri, bazen öğleden önce  10 – 11,  öğleden sonrada 13 – 15 saatleri arasında elektrik verilirdi. O zamanlar şehrimizde geçerli meslek olan ‘leblebicilik‘, tamirciler ve haftada bir Çarşamba günleri gündüz film oynatan sinemacı için, elektrik elzem idi.

Akşam ise havanın kararmaya başlama vaktinde tekrar elektrik santrali  çalıştırılır, gece 24.00’ e doğru kapatılır idi. Yalnız elektrikler kesilmeden önce halkın bildiği ve babamın uyguladığı bir yöntem vardı. Babam, gece saat 23.30′ a doğru elektrikleri 2 – 3 sefer keser – verirdi. Bundan amaç, yatmamış ve gezmede olan kişilere, yatmaları veya evlerine gitmeleri konusunda bir ikaz idi.

1960 lı yıllarda daha elektriği olmayan köy ve kasabalarımızın olduğunun bilindiği bir zamanda,  dramatik bir hatırayı aktarmak istiyorum.

Yazdığım gibi, elektrik belirli bir zamanlarda veriliyordu. Günün birinde bir köylü vatandaş, şehre gelip F.Ö. ustaya uğrar ve bir kaynak işinin yapılmasını ister. Usta – Şu an elektrik yok, geldiği zaman yapalım, der. O güne kadar elektriğin ne olduğunu -pek- bilmeyen vatandaş ustaya;  Nerede ise bana söyleyin, ben alıp geleyim, der. Ustanın  muzipliği tutar.  O an atölye içinde bulunan ve halkımızın özellikle alış verişlerde kullandığı söğüt dalından örülmüş biraz büyükçe bir sepeti gösterip:

Peki şu sepeti al, garaja git. Orada fabrikada Laz oğlu isminde usta var, onu bul, selamımı söyle sana biraz elektrik versin, al gel, der.  Vatandaş sora sora babamı bulur. Selamü aleyküm –  aleykümselam. – Usta, beni Faik usta gönderdi. Şu sepete biraz elektrik veriver, benim işimi yapacak, demiş. Babam, gülermisin  – ağlarmısın! adama acıdım, derdi. Vatandaşa: – Hadi sen git, ben biraz sonra göndereceğim, der.

Dikkatinizi çekerim: 1960’lı yıllarda; Türkiye de  makine ve teknikleri konusunda tek yetkili kurum olan Makina Kimya Endüstrisi (MKE),  – bildiğim kadarı ile – belediyeye ait olan iki adet büyük İtalyan, bir tanede küçük  Çekoslavak malı motorlar için ‘ Çalıştırılamaz‘ raporu vermiştir.  Hal böyle iken babam, elektrik santral ve motorlarını, Seydişehir’in enterkonnekte sistem ile Türkiye çapında genel elektrik  sistemine geçtiği 1969 yılına kadar, çalışır vaziyette teslim etmiş ve santrale kilit takılmıştır. 1979 yılında da bu motorlar MKE, hurda olarak satılmış – verilmiştir.

Elektrik santralinin kapatılmasından bir süre sonra, kadrosu işçilikten memurluğa çevrildi. 1980 ihtilal ninden sonra bir süre, memur olmasına rağmen  yanında yağcı olarak çalışmış, çalışmasına göz yummuş olduğu R. C. yüzünden, 12 hafta boyunca cumartesi günleri, çalışması mecbur edildi. Danıştaya açtığı mahkeme sonunda, bu kanunsuzluğa son verildi. Ve babam, 1982 yılında emekli oldu.

Ömrü hayatı, gece gündüz hep çalışmakla geçmiştir. Yaptığı her iş ve işi tarif ederken :  İşi yapan usta olarak, yaptığın işi ilk önce sen beğeneceksin, derdi. Bir hatası vardı. Çok sigara ve  bol çay içer, eksoz gazı içinde – mis, derdi.

Gelelim, babamın  hem acıklı hem sevinçli olarak yaşadığı bir olaya.

1969 yılında Zonguldak lı bir kişi; Gürcistan – Batum da yaşayan akrabalarını görmeye gidecektir. Yanında akrabalarına ait bir çok resimleri de götürür. Zonguldaklı kişinin, Batum da misafir olduğu aile, babaannemi tanımaktadır. Ayşe babaanneme: Ayşe, Türkiye den bir akrabamız geldi. Sen de gel, hasretlik giderirsin, diye çağırırlar.

Babaannem gelir. Getirilen resimlere bakar. Resmin birinde gördüğü bir erkek için: Bu, falanca değil mi?, diye sorar. Sorduğu kişi ÖZ ablasının oğlu ve yeğeni olan, Asım Özbostancı’dır.

Türkiye ye gelen Zonguldak’lı kişi, hemen Asım amca ile irtibata geçer. Asım amca, biraz zorlanarak babamın adresini bulur ve mektup yazar. 1970 yılından 72 yılına kadar Azerbaycan – Bakü ve Türkiye – Seydişehir arasında yapılan yazışmalar neticesinde: Babaannem Ayşe, Halam Fadime ve kocası Abbas Abbasof, T. C. ve S. S. C. B. ne yapılan başvurular neticesinde, 42 yıl aradan sonra Mart ayında Türk topraklarına ayak basarlar.

Amcam Hamdi YUSUFZADE, ilk olarak 1999 tarihinde bir vesile ile Türkiyeye gelmiş olup, bu tarihten sonra bir kaç kez daha gelmiştir. Şuan Azerbaycan Bakü de, halamın 4 kızı ve torunları ile babaannemin ikinci kocasından olan torunları yaşamaktadır.

Ben 2004 yılında, Azerbaycan’a gidip, Büyükbabamın doğduğu, babaannemin yaşadığı ve kabirlerinin olduğu toprakları gördüm.

Sonuç :

Acı ve ıstıraplar arasında geçen bir ömür, yağcısı R. C. ile küs olarak ; 01 . 01 . 1987, perşembe günü ve saat 08.10′ da 61 yaşında sona erdi.  12.2011

images-babam

Dünya ve Türkiye’de yaşam oranları.

11.2015 – 2013 yılı araştırma sonuçlarını daha sonra araştırıp sizlerin bilgisine sunacağım. Şimdilik Türkiye hakkındaki sonucu yayınladım.

Türkiye ve dünyada kadınların erkeklere oranla daha fazla yaşamalarının nedeni nedir :   21.02.2012 –  Bana göre her şeyden önce, yaradılışları gereği erkek ve kadın arasındaki anatomi farkından dır. Dış görünüş haricinde erkeklerde olan kimi organlar kadınlarda yoktur. Örnek : Açıklandığı kadarı ile, Kadınlarda oluşan rahim kanserinden olan ölüm oranı % 1 bile değil iken; Erkeklerde olan prostat kanserinden olan ölüm oranları, % 30  olmaktadır. Ayrıca erkeklerin evinin içinde ve dışındaki her yerde, katlanmak zorunda olduğu – olacağı sorunlar ile, sadece evinin içinde oluşan ailesel sorunlar karşısında kadının katlanmak zorunda olduğu  mecburiyet  aynı değildir. İçki, sigara alışkanlıkları ölüm oranını artırmaktadır. Albayrak

Rusya Tıp Bilimleri Akademisi muhabir üyesi Vladimir Havinson anlatıyor:

”…gelişmiş ülkelerde ortalama ömür uzunluğunun önümüzdeki yıllarda 90 ila 95 yıla çıkacağını tahmin ediyorum. 110-120 yıl ise, maksimumdur. İnsanların tümü maksimuma kadar yaşayamayacak.”

“Ömrü uzatmak için kalori alımı sınırlandırılmalı. Doğru beslenme çok önemli bir ilaçtır. İkincisi, antioksidan ve vitaminlerin doğru şekilde kullanılması gerekir. Sonra, genlerin etkinliğini düzene sokan protein molekülleri olan peptidlerdir. Peptidlerin ömür uzunluğunu yüzde 30-40 oranında arttırmaya olanak sağladığı artık kanıtlanmıştır. Bu, tüm canlıların sahip olduğu bir kaynaktır.”

Sözü geçen araçlar kompleksi, uzun bir hayat yaşamak dışında beden gücü ve açık bir zihin korumaya yardımcı oluyor. Bunlar olmadan uzun yaşam sevinç getirmeyebilir. Kaynak : Rusyanın Sesi Radyosu

2009 yılı itibari ile, BM Nüfus Fonu açıklamalarına göre Dünya nüfusu 6 milyar 830 milyondur. Bu dağılımın 1 milyar 10 milyon kadarı Afrika kıtasında; 900 milyon kişi Amerika kıtasında; 36 milyonu Avustralya bölgesinde; Avrupa kıtasında 800 milyon ve Asya kıtasında ise 4 milyar 100 milyon kişi yaşamaktadır.

Bu nüfusların 1 milyar 230 milyonu en gelişmiş; 4 milyar 150 milyonu orta gelişmiş; 840 milyon kadarıda az gelişmiş ülkelerde yaşamaktadır. Bilinen bir gerçek vardır. Beşikteki bebek ile eşikteki yaşlıda, yaşamak ister. Lakin bu sadece istemekle olmuyor. Her şeyden önce bizi var eden ‘ Kudret’, isteğimizi kabul etmeli. Ancak:

 Hekim.com sitesinden alıntı yaptığım aşağıdaki açıklama ve uygulamaları, yerine getirmeliyiz. Yalnız uzun yaşamın sırrı, ırsi ve ırklara özgü olduğunu düşünmekte ve açıklanmaktadır.  Aşağıda belirteceğim en uzun yaşayan insanların olduğu ülkeleri okuduğunuzda, sanırım sizlerde aynı düşüncede olacaksınız. Gerisi  Allaha kalmıştır. Ne diyor Cenabı Allah; Her ne kadar -‘Ömür ne uzar, ne kısalır‘ desede, hiç bir kimse ömrünün ne kadar olduğunu bilemez vede Allah CC – Benden niyazda bulunun, verdiğim -cana- emanete sahip çıkın, ve benden ömür dileyin ‘. Cenabı Allah -İnsan ömür süresi -ne uzar, ne kısalır, desede belki bu süre insanların yakarışları ile sınırlı olup – olmadığını kim iddia edebilir.

1Fazla uyumayın,             2 – İyimser olun,                3Fazla seks yapın,            4 – Ev hayvanı edinin,           5Zengin olun,               6 – Sigarayı bırakın,
7Sakin olun,                      8 – Evlenin                         9Spor yapın,
10 – Gülün, neşeli olun,         11 Zayıflayın,                  12 – Stresten uzak durun,
13Meditasyon yapın,       14 – Kolesterolü ölçün,      15 – Antioksidan alın.          Bu da benden : Aklınıza geldikçe hareketli bir müzik ile oynayınız.

Kadınlarda en uzun yaşayan halk, Japonlar. Erkeklerde‘de Katar başta geliyor. Katar erkeklerinin fazla yaşam sebepleride bana göre; Katar devletinin Allahın lütfu olan petrol sayesinde çok geliri,az nüfusu olması, halkınada sosyal yardımlarını bizlere göre fazla yapması ve çok eşli olmalarındandır.

M. Ö. , ilk ve orta çağlara bakacak olursak, Dünyada ortalama insan ömrü; 20- 30 yaş aralığındadır. Bu durumada sebep olarak, önüne geçilemeyen salgın   hastalık ve savaşlar görülür. Dünyada yaş ortalaması, 20. Y. Y. başlarında 50-55 iken; 21.yy’da 80-85 olmuştur. Bunada sebep; eskiden sıkca yapılan savaşların bitmesi; Salgın hastalıkların tıpben önüne geçilmesi; Gelişen ve insanların güçlerini harcamasını ortadan kaldıran veya azaltan teknolojinin devreye girmesidir. Bu giriş yazımdan sonra, Düyada en uzun yaşayan milletler ortalamasına  bakacak olursak: 169 ülke arasında;

KadınlardaJaponya 86.5  2HongKonk 86   3Fransa/ İsviçre  84.5 .

Erkeklerde:1Katar 81  2HongKongk / İzlanda  79.8   3 –  İsviçre  79

İnsanların en az  yaşadığı ülkeler ise : Svaziland,  Angola,  Mozambik, Zimbabwe ve Afganistan‘dır. Buralarda yaş ortalamaları 42. Buna sebep ise özellikle Afganistanda nerde ise 50 yıldır devam eden yerel ve istilacı güçlerle yapılan savaşlardır. Zimbabwe’de ise gine sömürgeci devletlerden miras kalan etnik ayrımcılık nedeni ile insanların sürekli yer deyiştirmeleri, kıtlık ve akabinde ortaya çıkan salgın hastalıklardır.

2011 yılında;  Birleşmiş Milletler tarafından açıklanan, – Dünyada İnsanların yaşam düzeyi raporlarına göre ( BBC ) :

Türkiye de insan yaşam ortalaması Kadınlar da : 77 ,  Erkeklerde 72 ‘ dir. ( Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2013 yılı incelemelerine göre erkekler: 72, Kadınlar: 79 )

Dünyanın ekonomik yönden en müreffeh ülkeleri sıralamasında ise :

1 – Finlandiya,     2 – İsviçre,      3 – İsveç . Avrupa daki  mali krizin etkisi  olduğu söylenen  İspanya 21. ;  Yunanistan  26.  ve Portekiz  27. sırada yer alırken; Bu krizin – Teğet geçtiği ve dim dik ayakta, olduğu söylenen Türkiye ise 169 ülke arasında 52. sırada yer almaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü  ( WHO ) nün yaptığı açıklamaya göre: 65 yaş ve üzeri insanlar yaşlı olarak addedilmektedir. Bu kuruluşun yaptığı yaş sıralamasına göre ise;  65 – 74 yaş arası Genç Yaşlı  /  75 – 84 Orta Yaşlı /  85 ve üzerindeki insanlar ise İleri Yaşlı gurubunda yer almaktadır. Yine bu örgütün yaptığı tespit ve açıklamaya göre 1955 yılındaki insanların yaş ortalaması 48 iken, 2025 yılında dünyadaki insanların yaş ortalamasının, 73 olacağı tahmini  belirtilmektedir.

Bu sıralamalar ise, o ülkenin çalışan insanlarından alınan vergiler, içeriye ve dış ülkelere yapılan satışlar doğrultusunda sağlanan kazancın,  yatırım olarak ülkeye, ve maaş olarak insanlarına  verilen maddiyat ile orantılıdır. Gayri Safi Milli Hasıla da (GSMH), Eğitim, İşsizlik, Sağlık, Gezi harcamaları  dikkate alınan unsurlardır. Bunlar o ülke ve insanını refah göstergesi olarak addedilir.    12.2010   Mecit ALBAYRAK

NOT: Yine BM 2011 raporuna göre Türk  ( nüfusu  ≈ 76 milyon ise) halkının 5/1 i Kürt, Halkın % 90 ı Türkçe, % 6 Kürtçe, % 0.12 Arapça,  Çerkezce,  Rumca, Ermenice, Yahudice konuşmakta. 10.2013

Türkiye de Yaşadığımız İklim Çeşitleri ve Etki Alanı.

07.2016 – Türkiye, toprak yüzey uzunluğu olarak batıdan – doğu  istikametine doğru kuş uçumu ≈ 1600 kilometreye; Kuzeyden güneye doğru, ≈ 1000 kilometre uzunluğa sahip bir ülkemizdir.

Uluslararası Uzay Üssü bağlantılı olarak NASA nın 23.03.2014 tarihinde yayınladığı bir bilgiye göre: Dünya atmosferinde ve her bir (1) saniyede elli (50) kez şimşek çakar. Günde 86.400 yılda ise 31.536.000 kez olmaktadır.

Aşağıdaki yazım, bu güne kadar öğrendiğimiz bilimsel açıklamaları, öğrendiğim şekle uygun yorumlama yöntemimle yazdıklarımdır. albayrak

Antalya da insanların terlemesinin nedeni:  Esasında şöyle sorulabilirdi. Sıcak yerlerde insanlar neden terler?  İnsan vücudu aynen bir buzdolabı gibidir. Buzdolabı termostatı, ayarlı derecenin seviyesine geldiğinde soğutmaya ara verir. İçerisi ısındığında ise, soğutur. İlahi kudret, insan vücut sıcaklığını 37 C’ ye ayarlamış. Her ne yerde olursanız olunuz; dış sıcaklık 37 C’ nin üzerine çıktığında, insan vücudu daha fazla ısınıyor. Bu ısınmanın insan vücuduna  olası yan etkisini ortadan kaldırmak için de, vücut terlemeye başlıyor. Diğer taraftan bilimsel açıklama doğrultusun da ise, 37 C’ altına düşen vücut ısısı karşısında, vücudumuzun soğuya karşı direnç kazanması için, otomatik olarak vücudumuz titreyerek tekrar 37 C’ ye çıkmaktadır. ( bilim adamları, – 45 C’ de ve beş dakika içerisinde insanın donacağını belirtiyorlar.)

Ak Deniz bölgesi  Muğla –  Antalya arasından başlayıp, Hakkari bölgesinden İran toprakları üzerinden Himalayalar bağlantılı olan Toros Dağları, Kara Deniz bölgesi dağlarına göre daha içeride olup, denize paralel olarak yer almaktadır. –Nasa kaynaklı bilimsel verilerde  Ak deniz bölgemizde Aralık – mart ayları arasında yağan yağmur miktarının, 20 cm kadar çıktığı ve  Ak deniz iklim etkisinin, İstanbula kadar ulaştığı belirtilmektedir.-  Yazın ise sıcak ve nem, çok olur. Ak deniz havası, denize paralel ve tek parça olan Toros dağları nedeni ile,  iç kesimlere etkin biçimde  ulaşmıyor ama, ısınarak yükselen  hava, serin dağ havası ile karışmış bile olsa;  güney’den esen lodos ve  güney/doğu üzerinden esen kuru / sıcak  daim olan esinti sayesinde, kısmen bile olsa sıcaklık etkisini dağın ötesine aşırmaktadır.  örnek –  Selçuk Üniversitesi görevlilerince yapılan ve açıklanan bilimsel açıklamaya göre Seydişehir, Akdeniz üzerinden gelen iklimsel etki nedeni ile, Beyşehire göre daha sıcak ve yağışı fazladır. İlaveten; Alanya, Antalya bölgesi içerisinde en sıcak olan bölgedir.

Atlas Okyanusu üzerinden gelen serin hava ile Kuzey Batı Afrika üzerinden gelen kuru sıcak hava karışımı, ağırlıklı olarak Batı Akdeniz bölgemizi (Antalya Fenike, Kaş) Lodos rüzğarları ve yağmuru olarak etkilerken; bu sefer  kıble -güney doğu yönündeki Afrika, Orta Doğu üzerinden  gelen kuru sıcak hava akımı, özellikle Doğu Ak Deniz bölgesini etkilemektedir.

Ege Bölgesi dağları kısa ve parçalı olup, Ege denizine  dik uzanmaktadır.  Dağların bu konumundan dolayı; Ege Denizi bağlantılı sıcak – ılıman   rüzğarlar, iç kesimlere (Denizli) kadar uzanıp, etkili olmaktadır. Bu bölgemiz, özellikle K/B Afrika istikametinden gelen sıcak kuru hava ile Batı yönünde Avrupa ve Atlas Okyanusu  üzerinden gelen serin nemli havanın karışımı bu bölgelerimize yağmur olarak ulaşmaktadır. Özellikle Afrika üzerinden gelen sıcak kuru havanın etkisinden dolayı İzmir – Denizli bölgesine kadar kar yağışlarının etkisi yok gibidir. (Her ne kadar Ege bölgesinin ılık/ sıcak havası iç kesimlere giriyor; Ak deniz bölgemizin sıcak havası Toros dağlarından dolayı iç kesimlere giremiyor ise de; Ak deniz bölgemiz, Ege bölgemizden  kışın 0,5 yazın 1 C’ daha sıcaktır.)

Kara Deniz bölgesi dağları Toros Dağları gibi tek parca, Toros dağlarına göre  ise denize daha yakındır. Kara Deniz bölgemiz,  Ak Deniz ve Ege Denizi  bölgeleri gibi denize sahip olmasına rağmen, biraz fazla soğuktur. Nedeni ise ilk başta bu bölgemizin daha kuzeyde olması, eksi averajdır. Ama esas etken, kuzey-yıldız yönünden esen yağmur/kar yağışlı soğuk hava ile kuzey doğudan esen kuru soğuk/poyraz Sibirya  rüzğarları bu bölgenin tamamına tesir etse de, K/d bölgeleri dışında etkinliği yoktur. Akdeniz ve Ege bölgesi kenarlarına yağan kar toprağa değmezken, Kara deniz bölgesi deniz kenarlarına yağan kar, kendini göstermektedir. Haliyle iç kesimlerde soğuk etkisi fazladır. Ayrıca bu bölgemizde yağmur, Son Bahar mevsiminde daha etkili olurken, Yazın hava nem ve sıcaklıktan  dolayı hafif, sisli dir. Bu nemin etkisinden dolayı Kara Deniz bölgemiz, daha canlı bitki örtüsüne sahiptir.

İç Anadolu bölgemiz ise kışın soğuk, yazın kuru sıcak havanın etkisindedir.  Özellikle İlk bahar mevsimi Mayıs ayına kadar, yağmur yağışlı serin ve soğuk olur. Sonbaharın 2. yarısında ise etkin olmayan yağışlar görülür. Etrafında orman sahası olmayıp geniş, ovalık alanlarda ve kısmen yüksek rakıma sahip  yerleşim yerlerinden olan (Afyon), Konya, Aksaray, Kayseri,Sivas gibi şehirlerimiz az yağış, çok soğuk ile uzun kış aylarını yaşamaktadır. İklimsel olarak Ak deniz bölgesine sınır olan yerlerde ise, kısmen ak deniz iklim hava etkisi görülür. (Selçuk Üniversitesi araştırması)

Doğu Anadolu bölgemiz dağlarının özellikle; Gürcistan – Ermenistan ve İran sınırlarına doğru değişik yönlerde parçalı, dik ve ormansız dağ olmaları, Orta Asya /Sibirya çıkışlı K/D  kuru soğuk poyraz tipi rüzgarların, iç kesimlere kadar ilerlemesine mani olamıyor. Ayrıca yerleşim yerlerinin Türkiye rakım ortalamasına göre daha yüksek olması, soğuk hava etkisinde önemli bir faktördür. (Sıcaklıkların, Bilimsel olarak her 100 mt yükseklikte  0.5 C’ düştüğü belirtilmektedir. Mesela 1890 mt yüksekliğe sahip Erzurum’da ısı, Antalya bölgesine göre 10 C’ daha az)  D. Anadolu bölgemize yağan karın soğuk etkisi, dört aydan fazla sürmektedir. Ayrıca bölgemizin tam doğusunu etkileyen dağlar, genelde sönmüş volkanik dağlardır. 4.000 metre ve üzerindeki dağların zirvelerinde, 12 ay – 365 gün boyunca buzul kar eksik olmaz. Rakım ve dağların önemini vurgulamak babından bir örnek vereyim.

2014 Haziranın da, kızımın ev arkadaşı Hatice’nin düğünü için İç Anadolu bölgemizin kuzey bölgesinde yer alan Eskişehir – (köse)  Mihalgazi ilçesine gitmiştik. Buranın merkez nüfusu 1700. Dört tarafı dağ ve tam orta çukur bölgesinden,  Sakarya nehri akmaktadır. Rakım olarak, Sakarya nehrinin aktığı bölge  ≈ 165, ilçe Kaymakamlık binasının olduğu yer ≈ 215 mt.  300 – 400 mt yukarısında ise, Sakarı kaplıcaları yer almakta. Yine ilaveten, Sakarya nehri yatağı Karadeniz bölgesine kadar bir boğaz vazifesi görüp, bu boğaz içerisinden denizin nemli havası ta buralara kadar ulaşmaktadır. -düşünün-

Bu bölgede; Akdeniz bölgesinde yetişen turuncgiller ve muz hariç her türlü meyve, bitki ve şimdi yapılmayan pamuk üretimi bile  yetiştirilmekte ve yapılmaktadır. Mersin – Anamur ilçesinde gördüğüm plastik seralar benzerleri, bu bölgeyi  kaplamış durumda. Düğün sahibinin anlatımı ile; bu sene (2013/2014) kış olmadığı için, beş kez yeşil sebze mahsulü  kaldırmış. Bu yerin yıllık sıcaklık  ortalaması ise: + 13 ‘C  – 14.06.2014 Cmt

Marmara Bölgemiz, özellikle Trakya bölgemiz,  karasal Avrupa içleri Balkanlardan  gelen K/B serin – soğuk yağmur ve karlı  karayel havasının etkisinde kalmaktadır. Marmara bölgesini oluşturan diğer şehirlerinde ise yağmur, daha etkilidir. Sadece yüksek bölge ve dağların olduğu yerlerde kar olup, soğuk az olmaktadır. ( Egenin serin, Kara denizin soğuk hava etkisi ile Bursa ve Bolu’nun yüksek yerlerinde, kar kayak merkezleri) Ayrıca denize kenarı olan yerleşim yerlerine yağan kar, kısa sürede erimektedir.

Güney Doğu Anadolu, bölgemiz ile sınır ötesi  Suriye tarafında coğrafik rakımın düşüklüğü ve dağ olmayışından dolayı, özellikle Doğu Anadolu bölgesinin soğuk hava şartlarına kapalı ve bu soğuk havaya siper olan Buraya dikkatinizi çekerim- Toros Dağlarının güneyinde kaldığı için; Arabistan ve Orta Doğu kaynaklı sıcak çöl havası olan G/D  samyeli  rüzğarlarının etkisinde kalmaktadır. (Nasa)  – Suriye ve Irak sınır boylarında yaz mevsim sıcaklığı temmuz ayında, 40 C’ kadar çıkmaktadır. – Bu  bölgelerimiz yazın sıcak ve kurak, kışın ise yarı kurak az bir yağmurun etkisi altındadır. Ülkemiz; kış mevsiminde güneş ve sıcaklığını  en az 1 – 2 saat, en fazla   8 – 10 saat arasında hissetmektedir (kaynak BBC )

(2014 yılına ait)  Meteoroloji Genel Müdürlüğü bünyesinde yayınlanmış;  İllerimizin ayrı ayrı yıllık, yaz ve kış mevsimin sıcaklık kayıtlarını, Türkiye’nin yedi bölgesi üzerine ayrıştırıp, sizlerin ilgi ve bilgisine sunmaktayım.  Açıklama ve araştırmam 12 ay, 4 mevsimin üzerindendir.  11.2015.

Yaz mevsim ortalamasına göre: 1- G. Doğu Anadolu Böl: 30,4    2-  Akdeniz Böl: 26,9   3-  Ege Böl: 25,5   4-  Marmara Böl: 23,6   5-  D. Anadolu Böl: 23,4   6-  K.deniz Böl: 22,6     7-  İç Anadolu  Böl: 22,3

Bölgelerimizin Kış ortalamasına göre ise : 1 –  D. Anadolu Böl:   5,4  2 –  İç Anadolu Böl: 1,0   3 –  G. D. Anadolu Böl: + 3,1   4 –  K.deniz Böl: +  3,7   5 –  Ege Böl: + 4,2   6 –   Marmara Böl: +  4,8    7 –  Akdeniz Böl: +  6,6    11.2015

Türkiye’nin Yaz ve Kış mevsim ortalamalarına göre  sıcaklıkları ise: 1 – Ak deniz / G.Doğu Anadolu: 33.5 C’  3 – Ege Bölgesi: 29.4 C’  4 – Marmara Bölgesi: 28.4 C’  5 – Kara deniz: 26.3 C’   6 – İç Anadolu: 21.3 C’   7 – D. Anadolu: 18 C’  -dikkat bu yazdıklarım sadece 2014 yılına ait sonuç ve ortalamalarıdır-

Ülkemizin, iklim konusunda  şansız olduğu bir tarafı var.(en azından Seydişehiri örnek vereyim: 1986 – 1987 kışında, evlerin içindeki banyo kazanları ve su saatlerinin  patladığı kuru soğuk/ tipi poyraz rüzğarlarını yaşadığımız gibi; 1987 yılı Kırk -40- ikindi Nisan yağmurları ile güneşli bir mayıs ayını yaşadığımızı unutmadık)

Çiçeklerin açtığı, kelebeklerin, arıların uçuştuğu,  koyun ve kuzuların meleştiği ilk bahar aylarında bile sıcak havaları beklerken, 2012 yılı örneğinde olduğu gibi, kurak bir Nisan ayı ile, soğuk bir Mayıs ayının varlığını da unutmadı-m-k.

20 Eylül 2013 – 20 Haziran 2014 ayları içerisindeki aylar ve  mevsimler,  bilindiği şekli ile geçmemiştir.  Eylül sonlarında Manavgat ve Seydişehire yağan yağmur, Ekim ayında görülmemiş, kasım ayında ise tekrar kısa bir süre yağmur yağmıştır. Yağmurun görüldüğü günler haricinde Sonbahar her bölgede ılık geçmişti. Kış mevsiminde kar, Seydişehire iki kere yağmış olup, 2 günde erimiştir. Manavgata ise Mart ayının başlarında yağmur yağmış, Nisan başına kadar arkası gelmemiştir. Diğer bir ifade ile Ekim – Mart arası sıcak;  Nisan – 10 Haziran arası ise, serin geçmiştir.

Geçenlerde tv de izlediğim bir meteoroloji profesörü: Türkiyenin tropikal ilkim etkisine girdiğini, bundan böyle sel oluşturan sağnak yağışların görüleceğini, söylüyordu. İklimsel konulu diğer bir yazıma bakmak isterseniz: Dünyanın ve Türkiye’nin ortalama en sıcak ve en soğuk bölgesi  :-)   01.2013  Mecit  ALBAYRAK

Önce Türk müyüz Yoksa Müslüman mı ve Meluncanlar.

07.2016 – Önce; Müslüman kime denir! Buna açıklık getirelim. Cenabı Allah Kuran’da;  – Hz Musa ve Hz İsa AS inanan ilk kişiler ile Hz Muhammed AS inanan tüm kişilere, Müslüman demekte – denilmektedir. Sadece İslam Dini ve mensupları ise, peygamber efendimiz Hz Muhammed AS’mı peygamber olarak kabul eden kişilere has bir iman şeklidir. Kuranın anlamını bilmeden sadece Arapça sını hatmetmeniz size bir sevap kazandırır iken, anlamını bilerek İslamı yaşarsanız; yemin etsem yeminime haram gelemez ve ALLAHIN İZNİ İLE 9 SEVAP KAZANIRSINIZ.

Çünkü Allah’ın ilk emri ‘oku’. Ama sadece papağan gibi Arapçasını değil, anlamını bilmek için, (Türkçesinide) okuyup öğüt almanızı emretmektedir. Öğüt’ü, ancak Allahın size bahşettiği ana diliniz ile alırsınız. Kuranın mealini okursanız bu yazdıklarımıda okuyacaksınız.

Bir anketör evimize gelmiş ve kapıdan o gün için üniversitede okuyan kızım ile yeğenime sorular soruyor, cevapları işaretliyordu. Böyle bir anı kaçırmak istemezdim ama üniversitede okuyan iki genci, bu durum ile baş başa bırakmak istedim.

Neden sonra gençlere,  soruların ne olduğunu sordum. Bir kaç soru ve verdikleri cevapları onaylamam dan sonra kızım Ayşegül:

– Baba, bize – ” Biz önce Müslüman mıyız  yoksa; Türk’müyüz ?”, diye sordu. Peki ne dedin?

– Önce Müslümanız, dedim. Yeğenime dönerek  –  Sence diye sorduğumda, o da Müslümanız, diye cevap verince, daha önceden bilgi sahibi olduğum  Meluncanlar aklıma geldi. Ve başladım bu olayı aktarmaya.

ABD’ nin Atlas Okyanusuna bakan Virginia ( Virjinya) Eyaletinin Apalaş Dağları bölgesinde yaşayan bir Amerikalı, hastalanıyor. Nereye gitti ise hastalığına teşhis konulamıyor. Kendisine verilen bir bilgi doğrultusunda, başka bir üniversite hastahanesine başvuruyor. Yapılan tetkikler sonucunda bu kişideki hastalığın AKDENİZ  -anemisi-  HUMMASI teşhisi konuluyor.  Bu andan itibaren doktor ve hastada şüpheler uyanmaya başlıyor.

Çünkü bu hastalık; Akdeniz bölgesi etrafında yaşayan tüm ülke ve insanlarında görülen bir tür, kan hastalığı. ABD ‘ de olması imkansız ve olmaması gereken bir hastalık türü.  Hasta kişi, bu gelişme ve şüphe durumunda geçmişini sorgulama ihtiyacı ve hevesi duyar.

Yaşadığı bölgede bulunan en yakınından uzağına kadar akrabaları ile istişareye geçerek kendi aralarında bir araştırma  gurubu kurarlar. Önce bulundukları bölge ve eyalet içerisindeki bu tip hastalar bulunarak, bu kişilerin bilinen –  bilinmeyen soyları hakkında araştırma yapılır.

Elde edilen bulgular doğrultusunda bölge kütüphane ve devlet daireleri kayıtlarında bulunan soy kütükleri incelenmeye alınır. Araştırmaları neticesinde; Atalarının Türk olduğu  bulgusuna erişirler. Bu karara varmalarına yardımcı olan  unsurları desteklemesi babından, bazı gelenek ve göreneklerinin;  Türklerin gelenek ve görenekleri ile ortak olduğunu fark  ederler. Ayrıca bu iddialarının gerçekliğini, bilimsel olarak   kanıtlama yoluna giderler.

Bu noktada  Y ve DNA denen mikro biyolojik araştırma safhasına geçerler. Yapılan araştırma neticesinde kendi genlerine  en yakın Türklerin geni olduğunu öğrenirler. Böylece asıllarının Türk olduğu  bulgusu, kesinlik kazanır. Öyle ise Türkler oraya nasıl gittiler! dersek!

-tarihi gerçek- Yaklaşık 1580 – 1620 yılları arasında Portekiz, İspanyol ve İngilizlere esir düşüp, bu ülkelere ait savaş ve ticaret gemilerinde esir – forsa olarak bulunan Osmanlı Türklerinin bir bölümü, bir vesile ile yeni kıta Amerika /  Virginya eyalet topraklarına ayak basmışlar. Meluncanların soyu, bu şekle dayanıyor.

Yazımızın konusu; Önce Müslüman’mıyız yoksa Türk’mü ? sorusu doğrultusunda Kızıma ve yeğenim Şükrü’ye bu gelişmeleri aktardıktan sonra, şu noktayı vurguladım.

Bu kişiler şuan Hristiyan olmuş kişilerdir. Ama ataları Türk ve Müslüman idiler. Dinleri değiştiği halde, kanları değişmedi. Kaldı’ki  bizim atalarımız Orta Asya’dan ta   ( Atilla – Batı Hun İmp. M.S. 370 – 470 Y.Y. arası ) Meluncanların ABD ye ayak basmalarından 1100 (binyüz) yıl önce, Avrupa’nın göbeğine geldiler. Üstelik, Müslüman değillerdi. Bu arada İslam ve Müslümanlık  Hz. Muhammed’in 611 yılında peygamber olarak görevlendirilmesinden sonra İnsanlık öğrendi. Hal böyle iken  Türkler,  M.S. 750 – 800 yıllarından itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır.

Sonuç olarak biz;  ” ÖNCE TÜRK ve SONRA MÜSLÜMANIZ “, dememden sonra yeğenim; Şükrü :

– Amca, anlattıkların ‘ cuk ‘ oturdu, ifadesini kullandı.

NOT : Burada ister istemez insanın aklına ” KALU BELA ”  görüşü gelebilir. Kalu bela’dan kasıt: Cenabı Allah; İsrafil A.S.ma,  -Sur’a üflemesini emrettiği – emredeceği ana kadar  yaratılacak bütün insanların bedenini var etmeden önce, Adem A.S. dan başlayarak tüm İnsanların ruhlarını yarattı. Yarattığı ruhları ilahi huzuruna toplayan  Rabbim, var ettiği –  yarattığı  ruhlara :

 Ben sizin Rabbiniz -Sizi yaratan, değil miyim? diye sorması üzerine bütün ruhlar hep bir ağızdan:

Evet Siz; Bizi var eden – yaratan  Rabbimiz siniz, diyerek İlahi Tek Kudretin, yaratıcı olduğunu kabul etmişlerdir. Rabbim; Ben sizi MÜSLÜMAN OLARAK YARATMADIM MI  diye sormuyor veya YARATTIM diye söylemiyor. Vurgulama babından açıklamamı tekrarlıyorum. Kalu Bela’dan kasıt :  Tüm insanların Adem A. S. dan, yok edilecekleri kıyamet gününe kadar yaratılacak kişilerin tek yaratıcısının ALLAH c.c. olduğunun kabul edilmesidir. (A’raf suresi 172. ayeti.) Diğer taraftan Hadid suresinin 8. ayetinde ise, Kalu Bela kast edilerek, ruhlar aleminde alınan söz vurgulanırken, aynı zamanda insanın  iman etmesi istenmektedir.  Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları

İlkin ”Ruh” olarak yaratılan kulun Allahı tasdik etmesinin ardından, cisim olarak dünyaya indirilmesinden sonra,  Allahın varlığını kabul etmemesi üzerine, Hadid suresi 8 ve 22. ayetlerde kulun, Allah CC nin yaratıcılığını ve yarattığının kabul edildiği Kalu Bela kast edilerek, = Seni Yarattığımı kabul ettiğin ve bana söz verdiğin gibi benim tek ve varlığımı kabul etmelisin,  vurgusu yapılmaktadır.

Bu tasdik şeklinden dolayı doğan her insanın ruhunun, İslam dinine mensup olduğu kararı çıkmaz – çıkamaz. Cenabı Allah ben sizi Türk olarak yarattım demiyor ama; ‘Müslüman ‘ olarak yarattım’da, demiyor.  Sizi ben yaratmadım mı? diye soruyor. Önce Müslümanız derseniz! o zaman diğer din mensupları da -İslam ve Kuran’a göre her ne kadar bozulmuş kitapları olsa bile özünde  tevhid inancı gereği Tek Allaha inanıyorlar. Kitabımız Kuran: Tek Allaha -bana- inanın , demiyor mu? Haliyle Hristiyan ve Yahudiler – tek Allah’a inandıkları için derler ki : Tüm  ruhların Kalu Belada var edilip toplanıldığı zaman, bende RUH olarak, orada idim. Benim dinimde Allahın dini. Ve benimde ilk atam, Adem as, der.Tevhit’in Arapcası:

La ilahe illallah Türkçesi : Allah var ve bir‘dir. Allahın peygamberlerine    getirdiği ilk kitaplara inanan her din mensubu; Müslüman‘dır. Dikkatinizi çekerim: Bunu yazarken bu günlerde çok konuşulan – Dinler arası diyaloğu kast etmiyorum.  Ama gerçeği saklamakta, şeytanlıktır. ) – Sadece   Muhammed Resulallah  diyenler, İslam dinine mensup olan inanç sahipleridir. 

Allah katında, kendilerine kitap indirilen Davud, Musa, İsa ve Muhammed as mın, insanlara ilettiği dinlerin ortak amacı,  Allahın varlığını ve birliğini, kabul etmektir. Bu din anlayışına ise kısaca, TEVHİT dini denir.  Allahın varlığına, birliğine Hz Davut; Hz Musa; Hz İsa ve Hz Muhammedin Allahın peygamberi olduğunun kabul edilmesi ve kabul edenlere ise; Müslüman ve Müslümanlık denir.  İlaveten;

≈2010 yılına varıncaya kadar, Cuma hutbelerinde imamın söylediği, şimdi ise nerede ise söylenilmesi yasaklanan Allah cc bir ayeti var. Kuranı Kerimin Al-i İmran suresinin 19. ayetinde;  ALLAH NEZDİNDE HAK DİN; İSLAMDIR, deni-r-liyordu.  Burada bir vurgu daha yapayım. İslamlık, Hristiyanlık, Yahudilik ayrı bir din’dir. Ve bu dinlere inanan kişilere ise İslam, Hristiyan ve Yahudi dini mensubu denir. (basında yazdığı kadarı ile) Cuma hutbelerinde okunan – Allah nezdinde hak din, İslam’dır ayetinin okunmasını ABD -AKP hükümeti zamanında, men etmiş- neden? Bu ayetin manası ve İslami acıdan diğer din mensuplarının İslama geçmelerinde etkin bir ayet ve örnek gösterilmesinin önüne, geçmek içindir.    01.2011    Mecit  ALBAYRAK

Istanbul, Sultan Ahmet Camisi şadırvanlığında, cami derneğinin  Türkçe ve İngilizce yazdırıp astığı peygamberler tarihi ve Kuranı Kerimden alınmış bazı ayetlerin, üstteki yazım ile alakalı olan  açıklamaları, bir belge özelliğinde sergilenmiştir.  Dikkat ederseniz, bütün peygamberler için S.A.V. ifadesi var.  Hz İbrahim için, Tek Allaha inanan Müslüman ifadesi var. Yahudilik ve Hristiyanlıkta da, Tek Allah emri var. Ayrıca, Hz İsa’ya inanan havarileri için ayeti kerimede ‘Müslüman’ vurgusu var.  Ocak 2014

08.05.2014-Sultan ahmet camii içi ve meydanı1841 (4) 08.05.2014-Sultan ahmet camii içi ve meydanı1841 (5) 08.05.2014-Sultan ahmet camii içi ve meydanı1841 (6) 08.05.2014-Sultan ahmet camii içi ve meydanı1841 (8)

 

 

Firavunlar tarihinden bir örnek. Firavun Akhenaton ve Hazreti Yusuf.

Bu yazım ile alakalı soru –  yorum ve cevaplarımı, yorum kısmından okumak, düşüncenizi pekiştirmek, veya bilginizi tazelemek isterseniz yazı başlığına ‘tık’layınız. 2015

18.06.2016 – Mısır tarihi en çok ilgi duyduğum konulardan biridir. Özellikle televizyonlarda geçmiş yıllardan beri yayınlanan belgeselleri, – yazılı not tutarak dinler ve karşılığını ansiklopedilerden araştırdım. Burada aktaracağım açıklamalar; Mısır tarihi konusunda yetkili olan kişilerin çeşitli  tv lerdeki anlatımları, araştırma sonuç yazıları ve kendi tarihi bilgi ve araştırmalarım doğrultusunda  yaptığım, yardımcı yorumlarım dır.

Hz. Yusuf dizisini yaklaşık üç yıldır zevkle seyrediyorum. Ki, ben dizi meraklısı değilim ama, dini ve tarihi anlatımlar üzerine olması ilgimi celp etmektedir. Burada bir konuya parmak istiyorum.  Farkında’mısınız bilmiyorum ama filmin ana konusu İslam, Müslümanlık ve Akhenaton’un tek tanrıcılığı değildir. Esas konu Züleyha’nın aşkı üzerinedir. Nereden çıkartıyorsun! derseniz: a –  Hz Yusuf ve Akhenaton’un, Baş rahip ve yardımcılarının, çok tanrılı inancından dolayı yaptıkları yargılama esnasında, Züleyha (ve aşkı) araya girince, yargılama işlemi ertelendi!! b – Filmin sonunda; Hz Yusufun önünde secdeye gelecek olan kardeşlerden Yahuda, Şimona – O peygamber ama İsrail halkı benim adımdan olacak, diyor. Geleceği bilen yalnızca Allah’tır ve Hz Yusufa bile bu yeti verilmemişken; Yahuda, geleceği nasıl biliyordu? Ve neden!! Mısır halkı; Hz Yusuf zamanında ve sonrasında İslami yönden Müslümanlığı kabul ve devam ettirdi, vurgusu YOK?  25.05.2016

Bir bilgi mahiyetinde yazayım: Hz Yusuf ve Akhenaton un filminde görünen komutan Horemhob’un bir belgesel filmde, sarayla kan bağı olmayan halktan bir kişi ve babasının ‘peynirci’ (mandıra sahibi) olduğu söylenilmişti. Gine ek bir bilgi olarak;  Amenhotep / Akhenaton’un  2. karısından oğlu, 1. karısından dolayı’da damadı olan kral Tutankamon’un mezarının, 1922 yılında sapa sağlam bulunmasının nedeninin;  Akhenaton – Tutankamon – Ay  ( Firavun Ay’ın hikayesi: Ay;  Amonhotep / Akhenaton’un annesi  Ana kraliçe Tia zamanında Tia’nın, akrabası olup sarayda görevlendirilmiş. Önce devlet görevlisi sonra vezir veya danışman olup bir desise ile ölen / öldürtülen Tutankamo’nun  dul karısı (amenhotep’in kızı) ile evlenip, firavun olmuş)  Ay‘dan sonra firavun olan, tek  tanrıcılığa ‘pek’ inanmayan Horemhop, hem kendi isteği hem Amon rahiplerinin etkisi ile, kendisinden önceki firavunların, özellikle Akhenaton ve damadı Tutankamon’un geçmişlerini anlatan yazılı ve resimli taş, dikit ve tabletleri imha ettirmiş. Böylece;

Araştırmacı ve arkeologların,  Akhenaton hakkında kesin bilgilere ulaşılmaması ile damadı  Tutankamon’un mezarının, define hırsızlarınca bulunamayıp 20. YY kadar sağlam kalmasının nedeni olarak , Horemhob gösterilmektedir. .——

Yazımın ana teması Bana göre; Eski devrimcilerden diye yorumladığım  IV. AMENHOTEP  veya kendi yakıştırması ile Aton’a (Güneş‘e) tapan manasında firavun, AKHEN’ATON.

Akhenaton  (MÖ.=1380 – 1332)  XVIII. (18) hanedana mensup firavunlarun 10. idi. Tanrı  Amon,  XII (12.) hanedan (MÖ 2000-1900) tarafından; Mısır ülkesinin Hava, Rüzgar, Gemicilerin ve ülkenin BAŞ tanrısı  olarak kabul edilmiş. (Bu güne kadar belirtmediğim ve vurgulamadığım için ben hatalıyım -10.11.2015).  Amon, Mısırın baş tanrısı ama onunla birlikte çeşitli isim ve görevlerde başka tanrıları da vardı. Mısırdaki çeşitli tanrıların varlığı ve çokluğu, Hz Yusufun fikirleri ve  Akhenaton’un istekleri sayesinde Tek bir Allah’a indirgenmiştir.

Tanrı Amon’un dini merkezi olan Karnak‘taki tapınakların rahipleri, dini konularda oldukları kadar maddi açıdan da büyük bir güce sahip idiler. O günden bu tarafa tüm Firavunların savaşlarda kazandığı ganimetlerin bir bölümü, tapınaklara otomatikman ayrılıyor ve Rahipler bu sayede, maddi güç sahibi oluyorlardı. Rahiplerin elde ettikleri bu orantısız ve kolay kazanılan maddi güç sayesinde, bazı konularda halkın desteğini de alarak, Firavunlara bile karşı gelebilme durumları  söz konusu oluyordu. Akhenaton ile  babası III Amenofisin, rahipleri sevdikleri pek söylenemezdi.

Arkeologlarca; Akhenaton’un anne tarafının Yahudi olduğu görüşü hakimdir. IV. Amenhotep’in  babası III Amenofis’in karısı ve annesi Tia, saray dışından olan bu ailenin kızıdır.  Hatta  III Amenofis, geleneklerin dışında kayın pederi Yuya ve kayın validesinin cesetlerini, Krallar -firavunlar- Vadisine gömdürmüş.

Not : Bazı ansiklopedik yazılarda, M.Ö. 1500 -1450 yılları arasında İbrani -Yadudi- lerden söz edilmekte ve Suriye taraflarına sefere çıkan firavunların dönüşte Mısıra, bu halktan olan insanların getirildikleri yazılmaktadır. (Büyük Larousse, Ansiklopedik bilgi)

Her ne kadar İslami açıdan Peygamber Yusuf  A.S. ile  Akhenaton’un birlikteliği, çocukluklarından beri söz konusu ve firavun üzerinde etkisi varsa da;  Akhenaton’un tek tanrı olarak (Cenabı Allahın tek ve varlığının göstergesi olan)  Güneşi kabul etmesinde ki  ilk nedenin, üst paragrafta belirttiğim üzere, tek tanrı inanışına sahip ve Yahudi olduklarını belirttiğim dedesi, anne annesi ve annesi Tia‘nın din konusunda,  babası 3. Amenofis ile kendisi üzerinde, etkili olduklarını düşünmekteyim. ( Siz seyrettiğimiz Hz Yusuf ve firavun filmine bakıp -tamam bu böyledir, demeyin. Filimde tek tanrı düşmanı olarak gösterilen ana kraliçe; Yahudi dinine sahip bir atanın evladı olarak tek tanrıya karşı olması, ne derece doğrudur. Kaldı ki filmin ana konusu, Kuranda geçen konular ile Tevrat’ta geçen isim ve konular etrafında senaryolaştırılmış hareketlerdir.) Sanırım din konusunda baba ile oğlunun bu kadar ‘aşırı devrimci‘ olmalarının diğer bir nedeni olarak ta, yine üst paragrafta vurguladığım üzere rahiplerin, firavunlar üzerindeki gelmiş – geçmiş olumsuz etkilerine dayanmaktadır.

Yusuf  as. tek tanrı konusunda firavunu etkilemiş ve cesaretlendirmiş olsa da Firavun’un, bizim bildiğimiz  tek Allah anlayışından ziyade;  tek tanrı olarak Güneşi göstermesinin sebebi bana göre ki; -dikkatinizi çekerim, filmde bile firavun Allah isminden ziyade tanrı olarak Güneşin  adını söylemektedir- Güneş; tek olarak varlığı herkesçe bilinen ve her gün görünen, inkar edilmesi mümkün olmayan, halkın ise ikna edilmesi kolay olan bir durum ve örnek idi. Bizlerin inandığı -görünmeyen- Tek Allahı anlatsa; halkın ikna edilmesi mümkün olamazdı. Belki Akhenatonu, – Güneş konusunda ikna eden, Hz. Yusuf’tur. Kaldı ki, Hz Muhammed bile, kendi halkını, Tek olan Allaha inandıramamıştı

Firavun Akhenaton’un güzelliği ile dillere destan olan karısı Nefertiti‘nin soyu hakkında da, kesin bilgiler mevcut değildir. Yine arkeologlarca, Nefertiti’nin;  Akhenaton’un (yahudi) annesi Tia’nın  yeğeni olduğu hakkında görüş ve anlatımlar mevcuttur. Akhenaton, babasının ölümünden sonra MÖ 1352 yılında, (20 yıl) kral oldu. Krallığının 6. yılında; Karısı Nefertitinin’de desteklemesi ile (1346)  – Tanrı Amon’a tapınılmasını yasaklayıp ;  Evrensel  yaratıcı güç olarak kabul ettiği  tek tanrı Güneş’e  -Aton’a-  tapınılacağını ve adınıda değiştirerek güneşe tapan  manasında AKHEN(ATON) olduğunu açıkladı.

Akhenaton,  Amon rahipleri ve tapınaklarının dini merkezi olan Karnak  şehrinin bir benzerini, krallık yönetim merkezi olan Teb şehrinin 180 km kuzeyinde Kahire’ye doğru,  Aton’a tapanların dini ve siyasi başkenti olarak; El – Amarna’da  bir şehir kurdurmaya başladı. Mısır, coğrafi olarak  ( Nil nehrinin ilk doğduğu Tanzanya toprakları ile denize karıştığıyeri düşününüz.-akdeniz) Teb şehrini orta merkez  olarak ele alırsak, Nil nehrinin ilk çıkış tarafı olan toprakların  Sudan’a doğru olan tarafı – Yukarı Mısır /  Teb’den Ak Denize doğru olanıda – Aşağı Mısır diye iki bölgeden oluşuyordu. Kralların ellerinde ve göğüs üzerinde çapraz olarak tuttukları düz ve çengelli nesneler, iki bölgeli  Mısırı temsil etmektedir.

Amenhotep’in ilk krallık dönemi ve öncesinde tüm  Mısırı temsil eden  Yaratıcı Baş Tanrı  Amon idi. Kral Amenhotep / Akhenaton zamanında ise, Teb şehrinden, Ak denize doğru uzanan toprakları kapsayan Kahire bölgesinin baş  tanrısı; Ra -Güneş- olmuştur. Yukarı topraklarda ise, tanrı Amon etkisi devem etmiştir. Bu arada bir vurgulamada bulunmalıyım. Akhenaton’un, tek tanrı inanışından dolayı – Tamam, bu kral ve krallıkta tek tanrı inanışından dolayı bizim inancımız gibi;  Müslüman ve Müslümanlık vardı, diye yanlış düşünceye kapılmayınız. Çünkü Yahudilik, Hristiyanlık inancında da tek tanrı görüş ve emri, mevcuttur.- Bu görüşüme destek olacak  aşağıdaki linke bakınız.  Önce Türk müyüz Yoksa Müslüman mı ve Meluncanlar –

MÖ 1342 yılında başkenti El – Amarnaya  taşıdı. Krallık süresi olarak,  17  ile 20. yıl arasında Mısır’ı yönettiği görüşleri vardır.  Krallığı  süresince önemli savaşlar olmamıştır. Yine bu yılları ifade eden bilgiler;  kil tabletler üzerinde Tel el – Amarna’da define arayanlar tarafından 1880 yılında bulunmuş. Bu tabletlerin örnekleri,  Akat dilinde yazılmış olup Ankara Medeniyetler Müzesinde  ” Amarna mektupları ”  olarak adlandırılan bölümde örnek yazıtlar, mevcuttur.

Bu tabletlerdeki yazılımlardan; O günün şartlarına göre Mısırın askeri güç olarak Anadolu da egemenlik süren HİTİT devletinden daha zayıf olduğu bilinmektedir. Öyle ki; Siyasi ve toprak olarak Mısıra bağlı olduğu halde,  Hitit  devleti ile antlaşma yapan ve  vergisini bu ülkeye ödeyen prensliklerin olduğu vurgulanmaktadır.

MÖ. 1346 – 1335 yılları, tek tanrılı dinin Mısır’da en etkin olduğu yıllardır. İzlediğim belgeselde, MÖ 1335 yıllarında Kraliçe Nefertiti‘nin bir şekilde ortadan kaybolduğu, ama ölümü hakkında hiç bir  bilgi bulunmadığı  açıklanmıştır.

Anlatımlarda;  geçen zaman içerisinde Amon Rahipleri ile saraydaki eski tanrıya inanan ve siyasi etkinliği olan kişilerin etkisinde kalan Kraliçe Nefertiti’nin,  eski ve yeni tanrı konusunda Kral Akhenaton ile ciddi bir anlaşmazlığa düştükleri vurgulanmaktadır. Bu durum karşısında kral Akhenaton, karısı Nefertiti’yi saraydan çıkarttı. –  Veya beklenilmedik bir gelişme neticesinde – güçler dengesinin yeniden kurulabilmesi için zamanımızda yapılan anlaşmalı boşanmalar gibi – kral anlaşmalı olarak, kraliçeyi saraydan attı !

Kral ve Kraliçenin hiç erkek çocukları olmadı. Bu kral ve kraliçeye ait sağlam bulunmuş bazı figürlerde sadece 6 tane kızları betimlenmiş. ( Gerçi firavunun 2. bir eşi ve bu eşinden oğlu olduğu belirtilmektedir. Ama sağlığında oğluna tahtı vermesi söz konusu değildir.) Gerçek durum bu şekilde iken, Mısır tarihçilerini de  meraka sevk eden bir gelişme ortaya konuluyor. Kraliçe Nefertiti’nin kaybolması ile birlikte (kimine göre oğlu/  damadı Tutankamon) Smenkhare isminde bir erkek, sarayda bulunmaya başlıyor. Bazı kayıt ve açıklamalarda ise kraliçe Nefertiti’nin Smenkare ismi ile ve makyajlı erkek olarak, tekrar saraya girdiği yönünde görüşler belirtiliyor. Çünkü Smenkare’nin kim olduğu  hakkında geçmişine ait kesin bir bilgi yok. Sarayda böyle bir kimsenin varlığı da  bilinmiyor. Bu gelişme bir bakıma dünyanın her yerinde bulunan ve bilinen şekli ile, iktidar içi çatışmalar ve rötuşü şekli olarak algılana bilinir.

Kral, bir kızını  Smenkare ( Nefertiti veya Tutankamon) ile evlendiriyor. Ardından tahtına ortak ve kendisinden sonrada ardılı olarak ilan ediyor.  Akenaton bir süre sonra  Smenkhare’yi  eski başkent  Teb şehrine,  Amon  rahipleri ile görüşmeye gönderiyor. ( Bana göre ortada bir sorun var ki Büyük kral, ortağını  rahiplerle görüşmeye gönderiyor. Değilse neden göndersin!!.) Akhenaton –  Smenkare ortak krallığı, 3 yıl sürüyor. İşin garibi Kral Akhenaton ve Smenkare‘ – ve/veya karısı Nefertiti – ‘nin ölümleri M.Ö. 1332  yılında ve aynı zaman içerisinde peş peşe oluyor. ( Nefertiti hakkındaki son gelişme için bakınız;  Kayınvalide Kraliçe Nefertiti ile damat kral Tutankamon  Akhenaton’dan sonra damadlarından biri olan Tutankhamon, kral oluyor

Ölümleri  şüpheli olan bu ortak 2 kralın  mumya ve mezarlarının nerede olduğu (Firavunlar tarihine ait, 2007 yılı çekimli belgesellerde bile) bilinmiyor. Bu krallardan sonra iktidara gelen kişinin, Akhenaton’un oğlu / damadı olduğu belirtiliyor. Akhenaton’un ölümü ile birlikte yaptırdığı her şey mezarı, devlet kayıtları, heykelleri, figürleri  tamamen ortadan yok edilmiş. Bir bakıma diyeceğim ama gerçek, Amon Rahipleri ve Amona inananlar, Akhenaton’dan intikamlarını çok acı bir şekilde almışlar.

Akhenaton’un ölümü ile; El Amarna’da  tek tanrıya inananlar ve Güneşe tapanlar için yaptırdığı şehir yerle bir edilmiş. Bu görüşte olanlarda,  öldürülmüş. Ve böylece  “devrimi istemeyen”  ve  el yapımı “Tanrı” larından vazgeçmek istemeyen  Mısır halkı ile rahipler, eski  başkent Teb’e ve Amon dinine dönmüş.

Yine izlediğim bir belgeselden yola çıkarak, bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum.  Mısır hiyeroglifleri nin anlamını çözen Fransız bilim adamının, çözmek için tesadüfen eline aldığı kil tablette, Ramses’in adı vardır. Hiyeroglif yazılarının ilk çözümüne, bir otel odasında başlanılıyor. Bir hiyeroglif  örneği olarak Ramses adını örneklemek istiyorum. Hiyeroglif yazılım şekline göre: Çember  okunuşu = Ra , çemberin ortasındaki nokta = M,   geometrideki Pi işaretinin benzeri olan    ise = S ve S , E ‘nin açıklamasını hatırlamıyorum. (O nun ortasında nokta olduğunu düşünün)  O∏E∏ – Ramses

Bu kral ama mecburiyetten, ama aklının erdiği şekil ile, ‘ Tek Tanrı ‘ kavramını benimsediği için, Mısırın hakim tanrısı  Amon’a karşı çıkmıştı. Mısır, gerçekten tanrı Amon’lar ülkesi idi. Akhenaton, bir çok örneklerinde olduğu gibi, elle beslenen  tanrı modelinden sıyrılmak istedi. Burada  ‘beslenen’  sadece put değildi. Putlar sayesinde  rahipler besleniyordu. Rahipler, çok büyük maddi imkanlara sahip olmuşlar, din sömürüsü ile kendilerine bağladıkları halkı da arkalarına alıp, istemedikleri bir gelişme durumunda, bütün krallara baş kaldırıyorlardı.

Kralın, her keze kabul ettirebileceği şekli ile Güneş Tanrısı Ra;  Tek ve yaratıcı tanrı gücü  modeline uygundu. İstisnasız  Mısır halkı ve rahiplerinin , istemeseler bile bu (149 milyon km uzaklıktaki)  güce karşı çıkma durumları  mümkün olamazdı. Kralın, Rahipler dahil herkesi ikna etmesi bu sayede çok kolaydı. Ama rahiplerinde, Güneşe güçleri yetmese bile, menfaatlerinden vazgeçmelerinin mümkünatıda yok idi.

Kral Akhenaton, hayatı boyunca bu inanışı yaşamış ve yaşatmıştı. Her ne kadar Hz Yusuf ve özellikle  Kral Akhenaton ölümünün hemen akabinde, yaptırdığı her şey ve  Güneş tanrısı figürleri  yok edilmiş olsa da, zaman içerisinde Mısır halkına aşıladığı TEK TANRI  görüşü unutulmamıştı. Akhenaton’un ölümünden  ≈ 70 yıl sonra insan yapımı olan heykel tanrı  Amon ile tek ilahi tanrı (Güneş) Aton;  MÖ 1200 yıllarında karma iki tanrı ismi ile  Amon – Ra   inanış şekli,  Mısıra hakim olmaya başlamış, yaşarken yapmak istediği devrim, ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Böylece dünyada ilk defa bir devlete has,  peygambersiz  tek tanrı inanışı,  Mısır da  hakim olmuştur.

NOT :  Her ne kadar Hz Nuh, Lut , Yakup A.S., Cenabı Allah tarafından kendilerine atfedilen görüşleri  iletmişler isede,  bu inanış ve anlatım sadece kendi halk ve kavimleri içinde kalmıştır. Zamanla unutulan veya terk edilen tek tanrı anlayışının devamı için Allah cc,  başka peygamberler göndermeye devam etti.  Yusuf a.s. dan önce kral  AKHENATON,  babasının etkisi ile  zaten tek tanrılı din  görüşüne sahip veya alakadar idi. Değilse, atalarının ve kendisinin inandığı Amon dinine karşı olan bir kişiyi sarayına neden alsın. Neden Yahudi sülalesinin Mısıra yerleştirilmesine müsaade etsin? Hadi;  Görev vermekte mecbur idi, diyelim. Ama filimde gösterildiği şekildeki Hz Yusuf’un şaşa’sına ne  demeli? Tek tanrı dinine yatkın olmayan veya C. Allahın hikmeti ile bu inanışa sahip olan bir firavun olmasa idi;  Hz Yusufun Mısırda bu derece etkili olması bana göre mümkün olamazdı. Ama bu inanış şekli, tek olan Güneş üzerinden idi.  01.2011           Mecit  ALBAYRAK

Türkiyenin bölgelere göre yükseklik sıralaması.

Geçmiş yıllar içerisinde iller ve bölgelerimizin Rakımları konusunda yaptığım çalışmalarımı, değişik başlıklar halinde sizlerin ilgisine sunmuştum. Bu sefer bağlı olduğum web hosting bünyesinde daha fazla yer kaplama durumum olduğu için, yazılarımı elden geçirilmiş son şekline göre sadece 2 başlık haline indirgedim. Yukarıdaki başlık altındaki eski bilgileri silip, yeni linke ulaşılması için link adresini yine bu başlığın içine iliştirmiştim. Fakat, bu sefer içeriği boş olan bu başlığımı bir başka site sahiplenmiş. Tekrar bu başlığı yazmak ve bulundurmak zorunda kaldım.  Türkiye nin yedi bölgeye göre yükseklik sıralaması. veya İllerin rakımları – İllerin Kara yolu ve Uydu üzerinden rakım başlıklı yazıma bakınız.

İllerin rakımları – İllerin Kara yolu ve Uydu üzerinden rakım sıralaması.

14.03.2016 – Son derece TİTİZ, BİRE BİR KARŞILAŞTIRMALI bir şekilde, Uydu üzerinden yaptığım araştırma sonucuna göre hazırladığım illerin YENİ rakım listesidir.

Dikkatinize: (yazdığım bütün yazılarım dahil olmak üzere) Özellikle rakımlar konusunda sizlere en doğru bilgiyi verme isteğim, bir saplantıya dönüştü. 24 Kasım 2016 günü Anıt Kabiri ziyaret ettim. Duvarda asılı Türkiye haritası ve illeri üzerinde O ilin rakımları yazılı idi. Bazılarını not ettim. örnek – Bu harita üzerinde Antalya il rakımı 37; benim Antalya girişi karayolu üzerinde devamlı gördüğüm rakım 39. Siz bir tarafa, ben hangisine inanacağım!!. Bana göre en doğru rakım ölçümü; Uydu üzerinden, valilik binalarının  bire bir görüntü veya işaretinin olduğu noktadır, düşüncesi ile sizlerin bilgisine sunuyorum. Türkiye nin yedi bölgeye göre yükseklik sıralaması başlıklı yazıma bu link üzerinden giriş yapabilirsiniz.

İllerin rakımlarında göz önüne alınan ölçüm; o ilin Valilik veya var ise Tren Garı merkez alınıyor.  10.12.2013  Orta sütun kara yolları –  Sağ sütun, uydu rakım ortalama ölçümleridir.                        

1. Erzurum                         :1890 mt                      1900 mt              1     

2. Ardahan                         :1870 mt                      1810 mt               2       

 3. Kars                              :1768 mt                      1755 mt    _         3      

4. Hakkari                           :1748 mt                       1755 mt    _        3      

5. Van                                 :1727 mt                       1727 mt              5    

6. Ağrı                                 :1640 mt                      1630 mt               6      

7. Bayburt                           :1556 mt                       1555 mt              7   

8. Bitlis                                :1500 mt                       1535 mt              8     

9. Muş                                 :1404 mt                       1335 mt              9    

10. Şırnak                           :1350 mt                        1356 mt            10   

11. Yozgat                           :1301 mt                        1315 mt            11

12. Sivas                             :1285 mt                        1290 mt            12

13. Nevşehir                        :1250 mt                        1196 mt            15  

14. Niğde                             :1229 mt                        1237 mt            13

15. Erzincan                        :1214 mt                        1215 mt            14   

16. Gümüşhane                  :1153 mt                         1169 mt            16

17. Bingöl                            :1151 mt                         1159 mt            17

18. Mardin                           :1083 mt       dikkat         939 mt              29   

19. Kayseri                         :1071 mt                        1060 mt             19   

20. Elazığ                            :1067 mt                        1070 mt            18

21. Karaman                       :1038 mt                       1056 mt             21  

22. Isparta                           :1035 mt                      1058 mt              20

23. Afyon                             :1021 mt                       1025 mt             22  

24. Konya                           :1016 mt                        1023 mt             23

25. Kırşehir                         :978 mt                          993 mt               24  

26. Malatya                         :964 mt                          966 mt               26

27. Burdur      *                   :950 mt                          960 mt               27

28. Kütahya   *                    :950 mt                          957 mt              28

29. Tunceli                          :914 mt                          919 mt              30

30. Uşak                             :906 mt                            911mt              31

31. Siirt                               :902 mt                           886 mt              32

32. Aksaray                        :900 mt       dikkat          975 mt               25

33. Iğdır                              :860 mt                           860 mt               34

34. Ankara                          :850 mt                            885 mt             33

35. Gaziantep                     :843 mt                          838 mt               35

36. Çorum                          :801 mt                           818 mt              36

37. Kastamonu                  :798 mt                           809 mt              37

38. Eskişehir                      :782 mt                           795 mt              38

39. Bolu                              :725 mt                          727 mt               40

40. Çankırı                          :723 mt                          730 mt               39

41. Kırıkkale                        :700 mt                         716 mt                41

42. Diyarbakır                     :670 mt                          673 mt              43

43. Adıyaman                     :669 mt                           679 mt             42

44. Kilis     –                        :640 mt                          649 mt              45

45. Tokat  –                          :640 mt                        630 mt               46

46. Muğla                            :625 mt                        658 mt               44

47. Kahramanmaraş          :568 mt                        562 mt                48

48. Batman                         :525 mt                        575 mt               47

49. Artvin                             :520 mt                        529 mt               49

50. Şanlıurfa                        :518 mt                         510 mt              51

51. Bilecik                            :500 mt                         520 mt              50

52. Amasya                         :392 mt                           398 mt            52

53. Denizli                           :354 mt                         391 mt              53

54. Karabük                         :258 mt                          262 mt             54

55. Kırklareli                         :209 mt                         210 mt              55

56. Bursa                             :155 mt                         163 mt              56

57. Osmaniye                      :150 mt                         120 mt              59

58. Düzce                            :146 mt                         150 mt              57

59. Balıkesir                         :139 mt                         145 mt              58

60. İstanbul                          :120 mt       dikkat            35 mt             66

61. Antakya-Hatay               :85 mt                             89 mt              60

62. Manisa                           :74 mt                             78 mt              61

63. Aydın                              :64 mt                             71 mt             62

64. Edirne                            :42 mt                             50 mt             63

65. Antalya                           :39 mt                           46 mt               64

66. Sakarya-Adapazarı        :31 mt                            29 mt              67

67. Adana                            :23 mt                           26 mt                68

68. Bartın                             :19 mt                           14 mt   %         72

69. Sinop                             :17 mt                          25 mt    +           69

70. Tekirdağ     (                  :10 mt                           25 mt    +          70 

71. Trabzon     (                   :10 mt                            40 mt               65

72. Zonguldak  (                  :10 mt                              8 mt               79

73. Mersin-İçel    ^                :6 mt                             9 mt                 78

74. Rize              ^                :6 mt                           10 mt     /           75

75. Giresun       =                 :5 mt                          14 mt   %           73

76. Yalova         =                 :5 mt                            7 mt                  80

77. Samsun                         :4 mt                            10 mt    /           76

78. Çanakkale        &            :3 mt                           12 mt                74

79. Kocaeli -İzmit   &            :3 mt                              4 mt               81

80. Ordu                 &           :3 mt                            24 mt                71

81. İzmir                               :2 mt                             10 mt    /         77

02 . 2011   Mecit  ALBAYRAK

Türkiyenin bölgelere göre yükseklik sıralaması

Geçmiş yıllar içerisinde iller ve bölgelerimizin Rakımları konusunda yaptığım çalışmalarımı, değişik başlıklar halinde sizlerin ilgisine sunmuştum. Bu sefer bağlı olduğum web hosting bünyesinde daha fazla yer kaplama durumum olduğu için, yazılarımı elden geçirilmiş son şekline göre sadece 2 başlık haline indirgedim. Yukarıdaki başlık altındaki eski bilgileri silip, yeni linke ulaşılması için link adresini yine bu başlığın içine iliştirmiştim. Fakat, bu sefer içeriği boş olan bu başlığımı bir başka site sahiplenmiş. Tekrar bu başlığı yazmak ve bulundurmak zorunda kaldım.  Türkiye nin yedi bölgeye göre yükseklik sıralaması. veya İllerin rakımları – İllerin Kara yolu ve Uydu üzerinden rakım başlıklı yazıma bakınız.

Bir (1) metreküp tomruktan ne kadar arı kovanı olur.

:-)   Dikkat ediniz! Alınan tomruğun dış yüzü düzgün  olan – olmayan, içi kof  olan – olmayan, çapı büyük – küçük, ki çapı büyük olursa, menfaatiniz daha artar. Budağı az veya çok olma şekline göre kovan sayısı değişir. Alacağınız tomruk çapları ne kadar büyük ve düzgün çaplı (kalem gibi) olursa, menfaatiniz daha çok  olur.  Bu arada, marangozun keseceği ve çakacağı lataların, çitaların kalınlığının 1 mm değişmesi bile, sayıyı etkiler. Velhasıl;  Polen tuzaklı, İlaveli, Kapaklı ve kürek tahtası 21 cm olan çitalardan 20 şer adet dahil olmak üzere, 10 – 12 arasında kovan yaptırabilirsiniz.  :-)

Ana Arının çiftleşmesi hakkında.

04.2016 – Bir müddet öncesine kadar, ana arıların çiftleşmek için binlerce metre yukarı ve uzağa gittiğini, erkek arılarında, dişi ana arının arkasından ana ile ” çiftleşme mutluluğuna erişmek ve zevkinden ölmek için”  fenomen kokusunu takip edip çiftleştiğini ve öldüğünü bilir ve yazardık. Şimdi bazı arkadaşların; – Yenimi öğrendin?, diyeceklerini düşünürken, öğrendiğim ve yazdığım şeklen; Bilen kişilerin ‘yok’ denecek kadar az olduğunu, olacağını sanıyorum. Bu ana bilgileri, İngilizce paylaşımlarda bulunan bir siteden elde ettim. Aldığım notuma sadece cümle tamamlaması ve kendi bilgilerimi ilave ettim.

Ana arı çiftleşme uçuşu genelde  öğlenden  sonra başlar. Bu durumu haliyle ‘hovarda’ erkek arılarda, ölümüne bekler ve bilirler. Bir haftalık olgunlaşma süresini tamamlayan erkek arılar, öğlen vakti kovanlarından çıkıp, kovanlara yakın mesafede uçup, ana arıyı yakalama şansına erişenlerden olmak ister ve istiyorlar.

Yerden 5 ile 40 metre yukarıda; 30 ile 200 metrelik bir çap içerisinde, yeterli erkek sperminin olması için en az 7,  en fazla 12 erkek arı ile ve her bir erkek arı ile  2 – 5 saniye arasında  süren çiftleşme anı olmaktadır.

Çiftleşme işlemi genelde 20 ile 30 dakika arasında olup biterken, en fazla 1 (bir) saat sürmektedir.

Not: Çiftleşecek ana arınız bir tane, bile olsa! Diğer kovan ve kovanlarınız da  15 taneden az erkek arınız var ise, veya ana arının çiftleşeceği  2 km çap içerisinde başka arıcının olmadığı ve olmayacağını biliyor iseniz, mümkün ise ana arı yaptırmak için acele etmeyiniz.  Önerim; Özellikle iç bölgedeki arıcılar içindir.  04.2016