Teknik bir arıza.

Sitemin bağlı olduğu işletim biriminde meydana gelen istenmedik bir arıza neticesinde, bir süre yayın dışı kalmış, paylaştığım resimler kaybolmuştur. Sitemin yayınlanması bu günden itibaren tekrar başlamıştır. Bilgi ve muhabbet ışığında görüşmek üzere sağlıcakla kalınız.

Dünya ve Türkiye’de yaşam oranları.

Türkiye ve dünyada kadınların erkeklere oranla daha fazla yaşamalarının nedeni nedir :   03.2015 –  Bana göre her şeyden önce, yaradılışları gereği erkek ve kadın arasındaki anatomi farkından dır. Dış görünüş haricinde erkeklerde olan kimi organlar kadınlarda yoktur. Örnek : Açıklandığı kadarı ile, Kadınlarda oluşan rahim kanserinden olan ölüm oranı % 1 bile değil iken; Erkeklerde olan prostat kanserinden olan ölüm oranları, % 30  olmaktadır. Ayrıca erkeklerin evinin içinde ve dışındaki her yerde, katlanmak zorunda olduğu – olacağı sorunlar ile, sadece evinin içinde oluşan ailesel sorunlar karşısında kadının katlanmak zorunda olduğu  mecburiyet  aynı değildir. İçki, sigara alışkanlıkları ölüm oranını artırmaktadır. Albayrak

Rusya Tıp Bilimleri Akademisi muhabir üyesi Vladimir Havinson anlatıyor:

”…gelişmiş ülkelerde ortalama ömür uzunluğunun önümüzdeki yıllarda 90 ila 95 yıla çıkacağını tahmin ediyorum. 110-120 yıl ise, maksimumdur. İnsanların tümü maksimuma kadar yaşayamayacak.”

“Ömrü uzatmak için kalori alımı sınırlandırılmalı. Doğru beslenme çok önemli bir ilaçtır. İkincisi, antioksidan ve vitaminlerin doğru şekilde kullanılması gerekir. Sonra, genlerin etkinliğini düzene sokan protein molekülleri olan peptidlerdir. Peptidlerin ömür uzunluğunu yüzde 30-40 oranında arttırmaya olanak sağladığı artık kanıtlanmıştır. Bu, tüm canlıların sahip olduğu bir kaynaktır.”

Sözü geçen araçlar kompleksi, uzun bir hayat yaşamak dışında beden gücü ve açık bir zihin korumaya yardımcı oluyor. Bunlar olmadan uzun yaşam sevinç getirmeyebilir. Kaynak : Rusyanın Sesi Radyosu

2009 yılı itibari ile, BM Nüfus Fonu açıklamalarına göre Dünya nüfusu 6 milyar 830 milyondur. Bu dağılımın 1 milyar 10 milyon kadarı Afrika kıtasında; 900 milyon kişi Amerika kıtasında; 36 milyonu Avustralya bölgesinde; Avrupa kıtasında 800 milyon ve Asya kıtasında ise 4 milyar 100 milyon kişi yaşamaktadır.

Bu nüfusların 1 milyar 230 milyonu en gelişmiş; 4 milyar 150 milyonu orta gelişmiş; 840 milyon kadarıda az gelişmiş ülkelerde yaşamaktadır. Bilinen bir gerçek vardır. Beşikteki bebek ile eşikteki yaşlıda, yaşamak ister. Lakin bu sadece istemekle olmuyor. Her şeyden önce bizi var eden ‘ Kudret’, isteğimizi kabul etmeli. Ancak:

 Hekim.com sitesinden alıntı yaptığım aşağıdaki açıklama ve uygulamaları, yerine getirmeliyiz. Yalnız uzun yaşamın sırrı, ırsi ve ırklara özgü olduğunu düşünmekte ve açıklanmaktadır.  Aşağıda belirteceğim en uzun yaşayan insanların olduğu ülkeleri okuduğunuzda, sanırım sizlerde aynı düşüncede olacaksınız. Gerisi  Allaha kalmıştır. Ne diyor Cenabı Allah; Her ne kadar -‘Ömür ne uzar, ne kısalır‘ desede, hiç bir kimse ömrünün ne kadar olduğunu bilemez vede Allah CC – Benden niyazda bulunun, verdiğim -cana- emanete sahip çıkın, ve benden ömür dileyin ‘. Cenabı Allah -İnsan ömür süresi -ne uzar, ne kısalır, desede belki bu süre insanların yakarışları ile sınırlı olup – olmadığını kim iddia edebilir.

1Fazla uyumayın,             2 – İyimser olun,                3Fazla seks yapın,            4 – Ev hayvanı edinin,           5Zengin olun,               6 – Sigarayı bırakın,
7Sakin olun,                      8 – Evlenin                         9Spor yapın,
10 – Gülün, neşeli olun,         11 - Zayıflayın,                  12 – Stresten uzak durun,
13Meditasyon yapın,       14 – Kolesterolü ölçün,      15 – Antioksidan alın.          Bu da benden : Aklınıza geldikçe hareketli bir müzik ile oynayınız.

Kadınlarda en uzun yaşayan halk, Japonlar. Erkeklerde‘de Katar başta geliyor. Katar erkeklerinin fazla yaşam sebepleride bana göre; Katar devletinin Allahın lütfu olan petrol sayesinde çok geliri,az nüfusu olması, halkınada sosyal yardımlarını bizlere göre fazla yapması ve çok eşli olmalarındandır.

M. Ö. , ilk ve orta çağlara bakacak olursak, Dünyada ortalama insan ömrü; 20- 30 yaş aralığındadır. Bu durumada sebep olarak, önüne geçilemeyen salgın   hastalık ve savaşlar görülür. Dünyada yaş ortalaması, 20. Y. Y. başlarında 50-55 iken; 21.yy’da 80-85 olmuştur. Bunada sebep; eskiden sıkca yapılan savaşların bitmesi; Salgın hastalıkların tıpben önüne geçilmesi; Gelişen ve insanların güçlerini harcamasını ortadan kaldıran veya azaltan teknolojinin devreye girmesidir. Bu giriş yazımdan sonra, Düyada en uzun yaşayan milletler ortalamasına  bakacak olursak: 169 ülke arasında;

Kadınlarda :

- Japonya 86.5        2HongKonk 86                 3Fransa/ İsviçre  84.5 .

Erkeklerde ise :

1Katar 81             2HongKongk / İzlanda  79.8       3 –  İsviçre  79

İnsanların en az  yaşadığı ülkeler ise : Svaziland,  Angola,  Mozambik, Zimbabwe ve Afganistan‘dır. Buralarda yaş ortalamaları 42. Buna sebep ise özellikle Afganistanda nerde ise 50 yıldır devam eden yerel ve istilacı güçlerle yapılan savaşlardır. Zimbabwe’de ise gine sömürgeci devletlerden miras kalan etnik ayrımcılık nedeni ile insanların sürekli yer deyiştirmeleri, kıtlık ve akabinde ortaya çıkan salgın hastalıklardır.

2011 yılında;  Birleşmiş Milletler tarafından açıklanan, – Dünyada İnsanların yaşam düzeyi raporlarına göre ( BBC ) :

Türkiye de insan yaşam ortalaması Kadınlar da : 77 ,  Erkeklerde 72 ‘ dir. 

Dünyanın ekonomik yönden en müreffeh ülkeleri sıralamasında ise :

1 – Finlandiya,     2 – İsviçre,      3 – İsveç . Avrupa daki  mali krizin etkisi  olduğu söylenen  İspanya 21. ;  Yunanistan  26.  ve Portekiz  27. sırada yer alırken; Bu krizin – Teğet geçtiği ve dim dik ayakta, olduğu söylenen Türkiye ise 169 ülke arasında 52. sırada yer almaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü  ( WHO ) nün yaptığı açıklamaya göre: 65 yaş ve üzeri insanlar yaşlı olarak addedilmektedir. Bu kuruluşun yaptığı yaş sıralamasına göre ise;  65 – 74 yaş arası Genç Yaşlı  /  75 – 84 Orta Yaşlı /  85 ve üzerindeki insanlar ise İleri Yaşlı gurubunda yer almaktadır. Yine bu örgütün yaptığı tespit ve açıklamaya göre 1955 yılındaki insanların yaş ortalaması 48 iken, 2025 yılında dünyadaki insanların yaş ortalamasının, 73 olacağı tahmini  belirtilmektedir.

Bu sıralamalar ise, o ülkenin çalışan insanlarından alınan vergiler, içeriye ve dış ülkelere yapılan satışlar doğrultusunda sağlanan kazancın,  yatırım olarak ülkeye, ve maaş olarak insanlarına  verilen maddiyat ile orantılıdır. Gayri Safi Milli Hasıla da (GSMH), Eğitim, İşsizlik, Sağlık, Gezi harcamaları  dikkate alınan unsurlardır. Bunlar o ülke ve insanını refah göstergesi olarak addedilir.    12.2010   Mecit ALBAYRAK

NOT: Yine BM 2011 raporuna göre Türk  ( nüfusu  ≈ 76 milyon ise) halkının 5/1 i Kürt, Halkın % 90 ı Türkçe, % 6 Kürtçe, % 0.12 Arapça,  Çerkezce,  Rumca, Ermenice, Yahudice konuşmakta. 10.2013

Arı hastalıklarının önlenmesinde alınacak basit tedbirler.

03.2015 – Arılarınızda, her hangi bir hastalık oluşur ise, bahaneyi başkalarında aramadan ilk önce;  Nerede hata yaptım diye! biraz düşününüz, sonra hatayı başkasında arayınız. 

2010 yılında iki kovan ile arıcılığa başlamış, sezon sonunu üç kovan ile kapatmıştım. İlk sene ustalarımın yanında iken arılarım da, her hangi bir hastalık oluşmadı.

İkinci sene ‘Her şeyi öğrenmenin tek yolu, başımın çaresine kendimin bakması’ deyip, tek başıma bu zevkli işe devam ettim. Acemiliğim yüzünden arılarımda gördüğüm tek hastalık sadece; ‘Kireç Hastalığı‘  beyaz taş. Bunun sebebi de günlüklü, larvalı ve kapalı gözlü çitaların üzerinde olması gereken arının olmayışı arı ölümlerinin nedeni olmuştu.

Diğer bir şekil ise, petek içerisinde kapalı gözlerde olgunlaşma seviyesine gelen arılar, aynı nedenler doğrultusunda üşümüş ve kimisi başını dışarıya çıkartmış şekli ile ölürken, kimisi de  kapalı gözün kapağını bile açamadan ölmüşler. Kovanlarımda başka bir  hastalık oluşmadı. Peki ne yapacağız? Kovan içine rahat bir şekilde giren, çita üst mesafesini geçmeyen şekli ile ‘strafor‘ koyup, petekleri sıkılaştırmak yeterli.

Daha önce yayınladığım yazılarımda belirttiğim gibi – Sağlığın ve her şeyin başı, TEMİZLİKTİR. Son iki senedir  arılarımı koyduğum bölge dahilinde bazı arkadaşların kovanlarında Amerikan Yavru Çürüklüğü (AYÇ) hastalığı oluştu. Bu arkadaşlarımın kışın, Antalya da kovanlarını koyduğu yeri görmüştüm.  Son üç senenin her bir senesinde, ≈ 1 km mesafe içerisinde üç ayrı yere kovanlarını koymuşlardı.

İlk sene arılarını koydukları yer akar suya yakın, kuru toprak üzerinde idi.  Bir sorun olmadı. Son iki senedir, topraktan devamlı su sızan ve kovanların altından çamurun eksik olmadığı yere koyuyorlardı. Geçen (2012) sene Antalya da iken bu arkadaşların  kovanlarında AYÇ hastalığı oluşmuş ama dikkat etmemişler. Memlekete geldiklerinde bir şekilde önüne geçtiler. 2013 yılında aynı yerde ve diğer arkadaşların kovanlarında yine, aynı hastalık,. Peki neden oldu? Bence:

Kovanlarının hiç biri çamura temas etmediği gibi, ıslanması söz konusu değildi. Fakat bana göre, bir hata yapıyorlardı. Toprak devamlı ıslak ayrıca  o yerden her türlü evcil – yabani canlı geçiyor ve ıslak çamur içinde  göremediğimiz canlılar bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Kovanlarımızın başında iken ister istemez elimizdeki malzemeleri yere atıyor, düşürüyor veya yerden bir ‘çöp’ almamız icap ediyor. Hepimizin yaptığı veya başımıza gelen bir durum.

Bu yerden aldığımız özelikle ıslak çamurlu malzemeleri ıslanan eldiven ile   alap – şalap temizleyip kovan içerisine sokuyor ve arıları karıştırıyoruz. Bu şekilde, çamur ve su içerisinde yaşayan her türlü bakteri, arı ve kovan içerisine taşınmaktadır. Acizane önerim:

Kovanlarınızı, toprağın her daim ıslak olduğu, suyun birikinti yaptığı yerlere koymayınız. Mecbur iseniz, bu tip topraktan her hangi bir şey alıp, kovanınıza yerleştirmeyin ve koymayınız. El demiri niz düşebilir! Bu hallerde  yanmakta olan körüğün kapağını açıp hava basınız ve körükten alev çıkmasını sağlayınız.  El demirinizi bu aleve, bir kaç saniye tutmanız, hastalığı önlemenizde faydalı olacaktır.

Arılığınızda, 1ölçek çamaşır suyu + 4 ölçek su karışımını, bir bidon içerisinde hazır bulundurunuz. Gerektiğinde eldiven, fırca, el demiri ve diğer malzemelerinizi bu su ile yıkayınız en azından ıslatınız. Bu arada bir düşüncemi de sizlerle paylaşmak isterim. Arıları kontrol ederken çitaların ve kovanın içine bulaşan propolisi sıyırıp, istersek alıyoruz veya atıyoruz. Şayet propolisi ihtiyacınız için almayacaksanız, sıyırdığınız propolisi gelişi güzel atmayınız. Temiz bir taş, ağaç, dal veya başka bir yere sıyırınız. Arı, sıyırdığınız propolisi tekrar toplamaya uzaklara gidecektir. Gitmesini ve zaman kaybını önlemeniz açısından önerilerimi uygulamanız, iyi olacaktır.

Ben son 3 senedir aynı yerde, sağımda ve solumda  hastalıklı kovanları olan arkadaşlarla birlikteyim. Hal böyle iken benim kovanlarımda hastalık var mı? Olanı ilk başta yazdım. Allaha şükür tehlikeli arı hastalıkları benim kovanlarımda olmadı. Neden? Sanırım, yukarıdaki yazdığım ayrıntıları ihmal etmediğim ve TEMİZLİĞE DİKKAT ETTİĞİM İÇİNDİR. 06.2013

Dünyanın en yüksek 10 dağı.

03.2015- Çeşitli ülkelerin Uzaya gönderdiği araçlar sayesinde yer yüzü ve yer altındaki  her türlü değişim ve gelişimleri, ‘anında’ takip etme ve öğrenme durumları bulunduğu, bilinen bir gerçektir.

Zamanımızda Uzay uydularına sahip  ülkelerin, Dünya küremiz üzerinde yer alan dağ, tepe, nehir,..vs..leri,  ileri teknoloji sayesinde ve amaçları her ne ise,  o doğrultuda en geniş ve gerçek bilgileri, 0 -sıfır- hata ile tespit ettikleri,  bilinmektedir. Uzaydan tespiti yapılan en yüksek on (10) dağ sıralaması ise:

1 – Everest Tepesi          Nepal / Tibet       bölgesi                       8,850 mt

2 – K2 ( Chogori )            Pakistan / Çin               ”                             8.611 mt

3 – Kanchenjunga            Nepal / Hindistan     ”                            8.586 mt

4 – Lhotse                        Nepal / Çin                    ”                            8.516 mt

5 – Makalu                        Nepal / Çin                  ”                           8.485 mt 

6 – Cho Oyu                     Nepal / Çin                     ”                           8.188 mt

7 – Dhaulagiri                    Nepal                          ”                          8.167 mt

8 – Manaslu                       Nepal                             ”                          8.163 mt

9 – Nanga Parpat               Pakistan                     ”                          8.152 mt

10 – Annapurna 1              Nepal                             ”                          8.091 mt

:-)                       22.02.2013 Cmt          Mecit ALBAYRAK                            :-)

Kar ve Güneşi ile Toros Dağları.

Bir tarafında kış ve kar, diğer tarafında güneş ve yeşil doğası ile Toros Dağları.

ARI VE ARICILIK HEVESİM !

 03 . 2015 – Bana göre 3 hayvan çalışkandır; At, Arı ve Karınca. Arıcılığı  yıllardır yapmak isterdim. 1987 yılında Alüminyum fabrikasında çalışırken, arıcılık kursuna gitmek istedim. Lakin, kurs yeri ve saatleri uygun olmadığı için, gidemedim.

Emekli olduktan sonra bir ara 2 dönem apartmanımızda yöneticilik yaptım. Bu zaman içerisinde, ilçemizde açılmış olan arıcılık kursuna başladım. Genel kurulda apartman için çalıştırdığım kişi haklı, ben haksız oldum. Tekrar seçtiler ama,  hala ve hala çalıştırdığım kişiyi savunmaya devam etmeleri üzerine, yönetimi bıraktım. Bunu niye yazdım! Toprak ve Arının, verilenleri inkar etmediğine inandığım için.

Kurs sonunda arıcılık sezonu bitmek üzere olduğundan, hemen arıcılığa başlayamadım. 2010 yılı Nisan ayında, kurs hocamın vasıtasıyla  öğretmenlikten emekli bir arıcı ile temas kurup, başlangıç olarak iki arılı kovan  alma konusunda anlaştık. Yalnız arılar kışlık  yerleri olan Antalya’dan geleceklerdi. Sonunda;

22 Nisan 2010 cuma gecesi bir kamyon dolusu kovan geldi. Saat 02.00 de indirmeye başladık. Beş gün sonrası ustam olacak kişinin önerileri ile iki adet kovanı seçtik. Ustamın yanında bir ortağı var. Esas yönetim hoca’da.

Onların yanında bazen sorarak, bazende yaptıklarını gözetleyerek bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Mayıs ayı içinde bir hazır ana alarak, 2 kovandan bir 3. kovan çıkarttık. Bu sene çiçek bakımından kısır bir dönem olduğu konuşuldu. Geçen sene ‘oğul’ çok vermişken, bu sene ustalarımın yaklaşık 110 kovanından sanırım, 10 tane oğul alındı.

Her işin kendine göre bir zahmeti var. Haliyle ağır bir işi olmasa da, kovanların yanına gidip gelmek bile bir iş. Bunu şikayet yönünden yazmıyorum. Kovanların olduğu mevkinin, tepelerin ve dağların yanında olması, bana apayrı bir haz veriyordu. Bu işi zevk ala ala yapıyordum vede hoşnut’tum.

İyisi – kötüsü ile 5 ay 10 günlük acemilik ve yaz dönemi, 25.10. 2010 cmt akşamı,  Allah a  şükür selamet üzere bitti. Saat 16 – 17 arası rüzğar ve gök gürültüsü ile başlayan bir güz yağmuru serenomisini yaşadık. Neden sonra yağmur dindi. Bu sefer ustalarla beraber, daha önce indirdiğimiz kovanları bu sefer daha kalabalık bir şekilde kamyona yükledik. Yüklemenin sonuna doğru yağmur tekrar çileşmeye başladı.

Başkaları ile konuşurken, – Benim 2.5 kovanım var, diyordum. İlk iki kovanıma ilave koymuşken, çoğalttığımız kovan sadece damızlık olarak kalmıştı.

Ustalar tekrar Antalya yolunu tutarken ben, komşumun bağına doğru hareket ettim. Daha önceden kovanlarımı nereye koyabilirim! diye düşünceye kalmıştım. Öyle ya sadece benim isteklerim değil, başkaları ne diyecek, buda önemli idi. Ama düşündüğüm kadar değilmiş. Sağ olsun komşum Hasan Gürcan abi, – Şuan deyil ama, şimdilik kardeşimin bahçesine koyalım, sonrasını hallederiz, deyince rahatladım.

Kovanlarımı koyduğum Pınarbaşı mevki,  benim gençlik yıllarımda :  Her yeri sebze bahçeleri, bir karış toprağından bile su sızan; Belli yerlerden ise yaz – kış soğuk suları akan; Dere tepe yeşillik olan; Ortaokula gittiğim sıralar 19 Mayıs ile Mersin – Aydın taraflarından  gelen, gerçek yörük hayatını yaşayan, yaşadıklarını ispat eden kişilerin develeri ile gelip gösterilerini  yaptıkları bir yerdi.

Şimdi nerede ise, ‘bir karış’ yeşil tepeleri zor bulunan, her yeri beton evlerin kapladığı, sadece yağmur mevsiminde su gözleri açılan, bazı vatandaşların betonlaşmaya direndiği,  yeşillikler arasında bir bölgemiz.

Kovanlarımı koyduğum yer, ‘hala ben varım’ diye bilen bir yeşil bölge. Yakınında yazın azalsa da devamlı akan bir çay mevcut. Ertesi gün arılarımın hatırını sormaya yanlarına gittiğimde arılar sanki bana – Abi, bizi o kurak tozlu yerde öldürmüşsün; dercesine canlı ve eskisine göre daha hareketli idiler. Çünkü bu bölge, 3 – 5 güne bir sulanan bir yer.

Bu gün 04.10.10 pzt günü, kovanlarımın iki tanesini açtım. Nakliye sonunda bir hasar olup olmadığını görmek istedim. Üzerinde ilave olanın birini açtım, hasar yok. Mayıs ayında ana verdiğimiz kovanı açtım. Bu kovanda daha öncesi bal çıtası almıştık ama, geleceğimize yakın usta açmak istemedi. Bazen zorlamakta olmuyor.

Kovanı açtım ne göreyim; ilk kovanda arısız boş yer görünmezken, bunda arılar üst ,üste binmişler. 9,5 çıta bal ve arı dolu. İkisini alıp, taze çıta koydum. Etraf arı kaynıyordu. Çorabımın üstünden ve 4 yerimi soktular bile. Şu an saat gece yarısın geçti ve  0,30 , sokulan yerlerim hala sızlıyor. Sızlıyor ama; Bacaklarımda sinirsel bir durum var,acaba faydası olur’mu?

Şimdi kovanlarıma  istediğim zaman, tabii ki gerektiğinde istediğim şekilde bakıyor, sağını solunu inceliyor  ve bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. (haklı-haksız) Şunu yap, şunu yapma diyende yok. Zevkim iki katına çıktı. Ölürlersede –  Şahlanırlarsa’da sonuçta benim arım. Ayı’ya sormuşlar:

Ensen neden kalın ?  – Kendi işimi, kendim görürüm, demiş.

Ustaların yanında iken, çalışma mecburiyetim olmamasına rağmen, – Hem yardım edeyim, hem bir şeyler öğreneyim, diye 110 kovan benim miş gibi, çalıştım. Hal böyle iken, esas usta öğretmen arıcı, 2 sorumdan sonra  – Çok soruyorsun,  Veya kovan bakım sırası benim kovanlara gelindiğinde -lütfeder gibi-: Şunlarada bir bakalım, derdi. Ben ise, bildiğim bir bilgiyi başkalarına vermek için, ayaklarına gider, gitmek için bahaneler arayan biriyim. Belli değil mi? Yaşadıklarıma atıfta bulunmak için değil. 2011 yılı başında, kendi adımla bu sayfayı açtım ve bildiklerimi siz dahil, herkesle paylaşıyorum.

Arılar insan değil; bir  böcek.  İyi bakarsam, inkar etmeyip hepsi büyüyecek. Evet toprak gibi, arılarda inkarcılığı sevmezler. Ve baktığım kadarını bana verecekler.

İnşaallah, karşılıklı fikirlerimizi paylaştığımız arılı – ballı nice  yıllarda görüşe bilmek  niyazımla. Kalın sağlıcakla.  10.2010    Mecit   ALBAYRAK

Türkiye de Yaşadığımız İklim Çeşitleri ve Etki Alanı.

03.2015 – Türkiye, toprak yüzey uzunluğu olarak batıdan – doğu  istikametine doğru kuş uçumu ≈ 1600 kilometreye; Kuzeyden güneye doğru, ≈ 1000 kilometre uzunluğa sahip bir ülkemizdir.

Uluslararası Uzay Üssü bağlantılı olarak NASA nın 23.03.2014 tarihinde yayınladığı bir bilgiye göre: Dünya atmosferinde ve her bir (1) saniyede elli (50) kez şimşek çakar. Günde 4.300.00, yılda ise 1.600.000.000 kez olmaktadır.

Antalya da insanların terlemesinin nedeni:  Esasında şöyle sorulabilirdi. Sıcak yerlerde insanlar neden terler?  İnsan vücudu aynen bir buzdolabı gibidir. Buzdolabı termostatı, ayarlı derecenin seviyesine geldiğinde soğutmaya ara verir. İçerisi ısındığında ise, soğutur. İlahi kudret, insan vücut sıcaklığını 37 C’ ye ayarlamış. Her ne yerde olursanız olunuz; dış sıcaklık 37’C nin üzerine çıktığında, insan vücudu daha fazla ısınıyor. Bu ısınmanın etkisini ortadan kaldırmak için de, vücut terlemeye başlıyor. ( bilim adamları, - 45’C de ve beş dakikada insanın donacağını belirtiyorlar.)

Ak Deniz bölgesinde yer alıp Muğla –  Antalya arasından başlayıp, Hakkari bölgesinden İran toprakları üzerinden Himalayalar bağlantılı olan -yada tersi- Toros Dağları, Kara Deniz bölgesi dağlarına göre daha içeride olup, denize paralel olarak yer almaktadır. Bu bölgemizde özellikle ilk bahar ve  Son bahar mevsiminde yağmur yağışları eksik olmaz. Yazın ise sıcak ve nem çok olur. Ak deniz havası, denize paralel ve tek parça olan Toros dağları nedeni ile,  iç kesimlere etkin biçimde  ulaşmıyor ama, ısınarak yükselen  hava, serin dağ havası ile karışmış bile olsa; kısmen sıcaklık etkisini dağın ötesine aşırmaktadır.

Atlas Okyanusu üzerinden gelen serin hava ile Kuzey Batı Afrika üzerinden gelen sıcak hava karışımı, ağırlıklı olarak Batı Akdeniz bölgemizi Lodos rüzğarları ve yağmuru olarak etkilerken; bu sefer  kıble -güney doğu yönündeki Afrika, Orta Doğu üzerinden  gelen sıcak hava akımı, özellikle Doğu Ak Deniz bölgesini, kuru sıcak hava olarak etkilemektedir.

Ege Bölgesi dağları kısa ve parçalı olup, Ege denizine  dik uzanmaktadır. Dağların bu konumundan dolayı; Ege Denizi bağlantılı sıcak – ılıman   rüzğarlar, iç kesimlere (Denizli) kadar uzanıp, etkili olmaktadır. Bu bölgemiz, özellikle yağmur ve yağmurun habercisi lodos ile serin gün batımı  rüzğarlarının etkisindedir.

Kara Deniz bölgesi dağları Toros Dağları gibi tek parca, Toros dağlarına göre  ise denize daha yakındır. Kara Deniz bölgemiz,  Ak Deniz ve Ege Denizi  bölgeleri gibi denize sahip olmasına rağmen, daha fazla soğuktur. Nedeni ise ilk başta bu bölgemizin daha kuzeyde olması,  eksi averajdır. Ama esas etken, tam kuzey den esen serin – soğuk YILDIZ  rüzğarları ile  kuzey doğudan esen kuru soğuk Sibirya – POYRAZ rüzğarlarıdır.  Ayrıca bu bölgemizde yağmur, Son Bahar mevsiminde daha etkili olurken, Yazın hava, Sibirya serinliğinden dolayı sisli ve  hafif nemlidir. Bu nem etkisinden dolayı, Kara Deniz bölgemiz daha canlı yeşil bitki örtüsü ve serinliğine sahiptir.

İç Anadolu bölgemiz ise kışın soğuk, yazın kuru sıcak havanın etkisindedir.  Özellikle İlk bahar mevsimi Mayıs ayına kadar, yağmur yağışlı serin ve soğuk olur. Sonbahar da ise etkin olmayan yağışlar görülür. Etrafında orman sahası olmayıp geniş, ovalık alanlarda ve kısmen yüksek rakıma sahip  yerleşim yerlerinden olan Afyon, Konya, Aksaray, Kayseri gibi şehirlerimiz az yağış, çok soğuk ile uzun kış aylarını yaşamaktadır.

Doğu Anadolu bölgemiz dağlarının özellikle; Gürcistan – Ermenistan ve İran sınırlarına doğru değişik yönlerde parçalı, dik ve ormansız yüksek dağ olmaları, Orta Asya çıkışlı kuru soğuk rüzgarların, iç kesimlere kadar ilerlemesine mani olamıyor. Ayrıca yerleşim yerlerinin  Türkiye rakım ortalamasına göre daha fazla olması, soğuk hava etkisinde önemli bir faktördür.  Bu bölgemize yağan kar ve karın soğuk etkisi, dört aydan fazla sürmektedir. Ayrıca bölgemizin tam doğusunu etkileyen dağlar, genelde sönmüş volkanik dağlardır. 4.000 metre ve üzerindeki dağların zirvelerinde, 12 ay – 365 gün boyunca buzul kar eksik olmaz.  Bu arada bir noktaya vurgu yapmak isterim. Rakım ve dağların önemini vurgulamak babından bir örnek vereyim.

2014 Haziranın da, kızımın ev arkadaşı Hatice’nin düğünü için İç Anadolu bölgemizin kuzey bölgesinde yer alan Eskişehir – (köse)  Mihalgazi ilçesine gitmiştik. Buranın merkez nüfusu 1700. Rakımı ise,  yöre insanının anlatımına göre ki sanırım Sakarya nehri (nin aktığı tabanı ölçü alıyorlar)= 150 – 180 mt.  Benim araştırmama göre, daha yukarıda olan  Kaymakamlık binasının olduğu yer; ≈ 215 mt. Dört tarafı dağ ve tam orta çukur bölgesinden,   Sakarya nehri akmaktadır. 300 – 400 mt yukarısında ise, Sakarı kaplıcaları yer almakta.

Bu bölgede; Akdeniz bölgesinde yetişen turuncgiller ve muz hariç her türlü meyve, bitki ve şimdi yapılmayan pamuk üretimi bile  yetiştirilmekte ve yapılmaktadır. Mersin – Anamur ilçesinde gördüğüm plastik seralar, bu bölgeyi  kaplamış durumda. Düğün sahibinin anlatımı ile; bu sene (2014) kış olmadığı için, beş kez yeşil sebze mahsulü  kaldırmış. Bu yerin yıllık sıcaklık  ortalaması ise: + 13 ‘C  – 14.06.2014 Cmt

Marmara Bölgemiz, özellikle Trakya bölgemiz,  Balkanlardan  gelen serin – soğuk yağmur ve karlı  havanın etkisinde kalmaktadır. Trakya bölgemizde kar yağışları etkili oluyor iken; diğer Marmara bölgesini oluşturan kesimlerde ise yağmur, daha etkilidir. Saroz körfezi ve güney Marmara bölgelerimizi;  Ege denizi ve bölgesinden esen ılıman rüzğarlar etkilerken; Kara Denize yakın bölgelerimizde ise serin – soğuk hava etkin olmaktadır.

Güney Doğu Anadolu, bölgesel ve sınır ötesi -özellikle Suriye tarafında- coğrafik rakımın düşüklüğü ve dağ olmayışından dolayı, özellikle Doğu Anadolu bölgesinin soğuk hava şartlarına kapalı ve bu soğuk havaya siper olan -Buraya dikkatinizi çekerim- Toros Dağlarının güneyinde kaldığı için; Arabistan ve Orta Doğu kaynaklı sıcak çöl havası olan  SAM YELİ rüzğarlarının etkisinde kalmaktadır. Suriye sınırı boyunca yer alan bölgelerimiz yazın sıcak ve kurak, kışın ise yarı kurak bir yağmurun etkisi altındadır.

Kışın ülke topraklarımız, güneşin sıcaklığını en az 1 – 2 saat, en fazla   8 – 10 saat arasında hissetmektedir. ( BBC )

Ülkemizin, iklim konusunda  şansız olduğu bir tarafı var. 1986 – 1987 kışında, evlerin içindeki banyo kazanları ve su saatlerinin  patladığı örneğinde olduğu gibi, 1987 yılı Kırk -40- ikindi Nisan yağmurları ile güneşli bir mayıs ayını yaşadığımızı unutmadık. Çiçeklerin açtığı, kelebeklerin, arıların uçuştuğu,  koyun ve kuzuların meleştiği ilk bahar aylarında bile sıcak havaları beklerken, 2012 yılı örneğinde olduğu gibi, kurak bir Nisan ayı ile, soğuk bir Mayıs ayının varlığını da unutmadı-m-k. Paragraf başında belirttiğim gibi,  ilk bahar mevsiminde gerekli olan sıcaklıkları yaşama şansımız ülke olarak, pek az.

20 Eylül 2013 – 20 Haziran 2014 ayları içerisindeki aylar ve  mevsimler,  bilindiği şekli ile geçmemiştir.  Eylül sonlarında Manavgat ve Seydişehire yağan yağmur, Ekim ayında görülmemiş, kasım ayında ise tekrar kısa bir süre yağmur yağmıştır. Yağmurun görüldüğü günler haricinde Sonbahar her bölgede ılık geçmişti. Kış mevsiminde kar Seydişehire iki kere yağmış olup, 2 günde erimiştir. Manavgata ise Mart ayının başlarında yağmur yağmış, Nisan başına kadar arkası gelmemiştir. Diğer bir ifade ile Ekim – Mart arası sıcak;  Nisan – 10 Haziran arası ise, serin geçmiştir.

Geçenlerde tv de izlediğim bir meteoroloji profesörü: Türkiyenin tropikal ilkim etkisine girdiğini, bundan böyle sel oluşturan sağnak yağışların görüleceğini, söylüyordu. Bu konu ile alakalı olarak bakmak isterseniz: Dünyanın ve Türkiye’nin ortalama en sıcak ve en soğuk bölgesi  :-)   01.2013  Mecit  ALBAYRAK

Dünyada Türkiyede Arıcılık ve Bal üretimi.

Aradığınız cevap burada yok ise ”  Arı ve Arıcılık Üzerine Sizlerden Gelen Sorular  ”  başlıklı bu  yazıma bakınız.

  Dünyada ve Türkiye’de Arıcılık ve Bal oranları :

05.2014 – Edirne’den –  Kars’a doğru en fazla bal yapan bitkiler olan   Ayçiçeği, pamuk, narenciye, pürem, yabani çilek, orman gülü -balını az yemek lazım-, mera çiçekleri, kekik, kiriş (pürem gibi uzun ama tek gövdeli, uzun yapraklı. poleni çok olur.), geven, dilfir, hay-ı-t, gevrek otu, sarı çiçek poleni çok olur(sünemit), keçi boynuzu, pürem çeşitli meyve ağaçları, akasya, çam, köknar, ladin -son 4 tanesi özellikle salgı balı için-, ıhlamur, kestane, korunga., peygamber çiçeği, misk çiçeği,  kızıl yonca, ballı baba, hardal, fiğ, üçgül, oğul otu, karagan, ada çayı, kızıl çam, kanola, tütün, unutma beni vb. görülür.  Bal verimi yüksek olan bitkilerin ≈ % 80 kadarı ve 12.000 çeşidinin  ülkemizde bulunduğu, bilim adamlarınca  söylenilmektedir.

Unutulmamalıdır ki, çiçekler tozlaşma  yani üreme yaptıkları zamanda bol bal verimi olur. Bu durumu ise hava, toprak, yağmur ve kovandaki arı sayısı belirler.

Türkiye’de 1960’lı yıllara varmadan önce, çoğunluğu oyma ağaç ve sepet  olan ≈ 1,5 milyon kadar kovan bulunmakta iken fenni kovan, yok denecek kadar az idi. 1960 / 95 ‘li yıllar arasında fenni kovana geçiş başlarken 60’lı yıllarda 6 – 7 Kg olan bal üretimi, 90’lı yıllara gelince  ≈ 15 Kg ma çıktı. Haliyle yok denecek kadar azalan sepet kovanlarla beraber, kovan sayısı da ≈ 2,5 milyon dolayına ulaştı.

2011 yıllına gelindiğinde Türkiye de fenni kovan sayısı ≈ 6 milyon civarında ve yıllık bal üretimi de ≈ 110 bin ton. 2013 Türkiye Arıcılar Birliğinin açıkladığı kayıtlı arıcı sayısı  ise  56 bin civarında. Arıcılık işini hobi olarak görenler ile birlikte  ≈ 70 bin kişi bulunmaktadır. Geçmiş yıllara göre kovan başı bal üretim ortalaması, 15 kg civarlarında bulunmaktadır.

Zonguldak ( Kanal 67) tv’de yayınlanan bazı arıcılık proğramlarında belirtildiği üzere; İsrail de  her 3 km içerisinde sadece 40 kovanın bulunmasına müsaade edildiği vurgulanmıştı. Kovanlarımı koyduğum yerde ise,  400 mt çap içerisinde 14 arıcı ve ≈ 300 kovan vardı. ( 2012 sezonun da ise 1000 civarında kovan bulunuyordu. 2013 sezonunda 750 kovan) Haliyle kovan başı alınan organik bal miktarı azalmaktadır.

Bal üretimindeki azalmanın sebebi, sadece tabiatta olan bitki çeşitliliğinin azalması değil, eskiden göz alabildiğince uzanan sulak ve yeşillikler içerisindeki ovalarda, 1,5 milyon kovan varken, şimdi ise ölçüsü azalmış mera, daha az ve susuzluktan kurumuş ülkemiz toprakları üzerinde, 5 milyon kovan -artarak- bulunmaktadır. Yani bal paylaşımı artmış, paylaşılan arazide azalmıştır. . “ Bal çeşitlerinde kaliteDoğa ve İnsan sağlığına genel bakış ”  ve  ” İklim değişiyor, arılar kayboluyor. ”  isimli yazılarıma da  bakabilirsiniz.

Dış ülkelerde’de haliyle kovan artışı olmaktadır. Tabi ki oralarda da bitki örtüsü değişmektedir. Ama, oralarda bize göre hem daha  istekli bir devlet, hem bilinçli arıcı işbirliği ile kayıplar azaltılmaktadır. Bazı ülkelerde ‘ kovan başı’  üretim, ilaveleri ile birlikte kimi yer ve zamana  göre, 50- 60 kg’ma kadar çıktığı vurgulanmaktadır.

Diğer bir etken de,  bilinçli arıcının olduğu yerde, bilinçli çiftci olmanında  çok büyük avantajları var. Arıcılığı anladık ama çiftçiliğin ne alakası var, derseniz! Çiftçi arkadaşın, özellikle meyve bahçesi olan insanımızın, bu böcek sayesinde olan kazancının en az % 30  arttığı vurgulanmaktadır. Bu bilince sahip ülkelerin çiftçi insanları; Arıcıları meyve ve sebze bahçesine özellikle çağırmakta, arıların getirdiği polen ve bal arıcının olmakla birlikte, ayrıca arıcıya para ödemektedirler.

2011 yılı itibari ile dünya’da kovan sayısı ve yıllık bal üretimi konusunda Çin Halk Cumhuriyeti  ≈  9 milyon adet kovan ve 360 bin ton bal üretimi ile, 1. ye gelmektedir. Türkiye,  6 milyon adet kovan sayısı ile  2. sırada bulunmaktadır.

2013 itibari ile ülkelerin sahip olduğu kovan sayısı bakımından Çin 1. , 5,3 milyon kovan sayısı ile Türkiye 2. Bal üretim miktarı bakımından 75.000 ton ile Türkiye 4. ( Kaynak: tvem)  Bazı ülkelerde, bal üretiminden ziyade polen ve propolis üretimi daha ağırlıktadır. ABD, bu türe bir örnektir.  12 . 2010


2011- 2013 Akdeniz Bölgesinde Pürem Balı Üretimi.

pürem balı nasıldır :11.2013- Bu konuda şu ana kadar bilimsel bir açıklamaya rast  gelmedim. Bir fikrim olmamakla beraber, adı üstünde sadece pürem  bitkisinin nektarından oluştuğu için bu ad ile anılmaktadır. Kırmızı – kahverengi karışımı bir görüntüsü ve  kendine has hafif ekşimsi, insana ferahlık veren kokulu bir tadı var. İlk zamanlarda pürem kokusu belirgin olur. Resimde ve cam şişe içerisindeki ballar pürem, keçi boynuzu ve sünemit balıdır. Aradaki şişedeki bal, mera balı.  Şişe içerisindeki pürem balları  kristalize olmaya başlamış, bildik kristalize hallerinden farklıdır. Sanki havada uçuşan bir tüy gibi. Eski arıcı arkadaşlar: Pürem balı 7 (yedi) derde deva, 7(yedi) derdi azdırır derler. 2013 – 14 sezonuna ait  yukarıdaki kavanoz içindeki ballar, pürem ve mera çiçek ballarıdır. Alttaki son iki kavanoz ballarından soldaki pürem, sağdaki mera çiçek balının kristalize oluş şekilleridir.

2011 Eylül ayında, Seydişehir deki  gezgin arıcılık  yapan arkadaşlar Manavgat’a yağan yağmur haberinden sonra  kovanlarını toplayıp, genelde daha önceden bildikleri noktalara akın ettiler. Yağmurların yağması  ile yapılan kovan nakli sadece pürem nektarı için değil, aynı zamanda İç Anadolu bölgesinde çoğalan ‘ Sarıca‘ arılardan kaçmak için yapılıyor. Yalnız, Antalya bölgesinde olduğu bilinen ve toprak altında, duvar deliklerinde yaşayan, boyları en az 3.5 cm olan Kızıl arılar, İç Anadolu bölgemizde yaşayan küçük sarı arılardan daha tehlikelidir, diye düşünüyorum. Çünkü:

İç Anadolu bölgesinde yaşayan sarıca arılar, genelde kendine saldırılmadığı müddetçe sadece kovan içerisindeki balı yerler. Ak Deniz bölgesindeki kızıl arılar ise, bal arılarına saldırırlar. Bal eksilirse, bir şekilde bal tedarik edilir. Ama arı giderse, kötü olur. Tavsiyem, Antalya bölgesine kovanları götüreceğiniz de, yanınıza sinek öldürücü -fısfıs tüpler ve sıvı DDT den almanız. Bu ilaçları sıkmak içinde yanınızda püskürtme işlemi yapan, plastik tabanca kutuları bulundurunuz.

Gelelim püremin bulunduğu bölge ve pürem balı üretiminin ne olduğuna : Pürem bitkisi, bir nebze mazı ağacının çalı şekline benzer.  Seydişehir üzerinden  Manavgat yönüne doğru gidişte, Gündoğdu ilçesi yol ayırımını  tahminen 5 km geçildikten sonra, yol kenarındaki tepe ve dağ üzerinde görülmeye başlanır. Yalnız bu bitki, Ak Deniz bölgesinin her noktasında görülmüyor. Ne yazık ki şuan için taze açmış şekli ile resimleri olmayıp, 2012 Ocak ayı itibari ile çekmiş olduğum, solmuş ama çiçeklerini dökmemiş pürem bitkisinin resimlerini yayınlayacağım.

Gördüğüm ve soruşturduğum üzere 2010 yılındaki pürem balı hasadı, Seydişehir deki arıcı arkadaşları oldukca memnun etmişti. 2011 yılı  Ekim ve Kasım aylarında yapılan hasattan pek memnun olanını görmedim ve duymadım. Peki geçen sene bal hasadı iyi iken,  bu sene neden olmamıştı? Bütün mesele, meteorolojik koşullara dayanıyor.

2013, 14 Kasım itibari ile Manavgat ta yetişen pürem bitkilerinin çiçekleri tam açmadı. Yinede sünemit, pürem  ve keçi boynuzu çiçeği hasadı güzel oldu. 11 kovanımdan az- çok 24 çita aldım ve strafor ile sıkıştırıp, şerbetledim. 31 Aralık 2013 Salı günü tekrar kontrola gittim. Bir kovanımın anası ölmüş. Kalan arıları dışarıya silkeledim. Bu arıların üzerinde ana kokusu olmadığı için, diğer kovanlara sorunsuz girerler. Diğer kovanlardan birer çita  çektim. Alt hava giriş ile üst çıkış yarıklarını biraz daralttım. Bazı kovanlarda hala alınacak  nektarlı çitalar vardı, Almadım. Çita aralarına ilaçlı karton  ve örtü tahtası üzerine -her ihtimale karşı- sorma şeker koyup, kapattım.

Ak Deniz bölgesine Sonbahar ve Kış mevsiminde, denize bakan taraftan bu bölgeye yağış ve sıcaklık gelse de,  yükseklere yağan karın soğukları, poyrazdan güneye doğru esen  soğuk rüzğarlar vasıtası ile,  bu    bölgeye inmektedir. Bu soğuklar, bitkinin tam açmasını veya nektarını oluşturmasını engelliyor veya oluşumu geciktiriyor.

Az yağan yağmur, bitkiyi besleyemediği gibi çok yağan yağmur da, nektarı akıtıyor ve tarlacının araziye gitmesini engelliyor. Hatırlarsanız 2011 yılı Antalya bölgesinde, bol yağış oldu. 12.2011

Sayfama Gelen Değişik Sorular.

12.2013 – gözleri-n-,  kaynak alması :  Geçmiş yıllarda acısını çok çektiğim bir durum. Neler yapmadım. Göz içine ‘Çay damlatmak’, dilimlenmiş patetesleri alnıma ve göz kapaklarımın üzerine koymak gibi. Hiç bir şey yapmadığım, yada çaresiz kaldığım gecelerde ise tek yapabildiğim, sabah ezanlarına kadar acıdan dolanmak, su gibi akan göz yaşlarımı silmek. Çare: Yatmadan önce gözlerinizin içine; ” LİMON SUYU ” damlatınız. Hayırlı geceler.

adile naşit’in mezarı nerede : İstanbul – Karacaahmet mezarlığında medfun olduğu bilinmektedir. Her ne kadar “rahmetli”;  Ermeni kökenli bir aileden geliyorsa da, Müslüman kocası ve kendinden önce ölen oğlu ile aynı mezarlıkta medfundur.

arabistanın en soğuk zamanı : Arabistan, bizim gibi kuzey yarı kürede olup, yaz ve kış mevsimlerinin ayları, bizimle aynı aylarda olur. Bizden bir farkı şu. Arabistan, Ekvator çizgisine daha yakın olduğu için mevsimsel sıcaklıkları, kışın bile bizden daha fazladır. Sıcak veya soğuk derecesinin akılda kalması babından, bizim Antalya şehrimizi örnek verebilirim. Şu kadarını bilmeniz sanırım sizin için yeterli olacaktır.  Mekke veya Medine nin yaz sıcaklığı,  O güne ait Antalya nın sıcaklığı ne ise, üzerine  ≈ + 10 ‘C, kış mevsiminde ise 15’C ilave ediniz. İşte o güne ait, bu yerlerin sıcaklığı. İlaveten, saatlerin ileri alındığı mevsimlerde Türkiye de saat kaç ise, Arabistan dada saat aynıdır. Geri alındığı mevsimlerde ise; Arabistan bizden, 1 (bir) saat ileridir.

avrupa hun imparatorluğu atilla müslüman mı :  Orta Asya steplerinde  yaşayan Hunlar ile Avrupa -Macaristan- da Batı Hun İmparatorluğunu kuran Atilla zamanında Müslüman, Müslümanlık ve Peygamberimiz, dünyada yok idi. Atillanın ölümünden ≈ 150 yıl sonra Müslümanlık dini ve emri Dünya’ya indirilmiştir. Dolayısı ile Atilla ve Hunlar Şamanist dine inanan insanlardı.

dünya üzerinde her daim yaz mevsimi yaşanan ülkeler :  Dünya Coğrafyasında sanal olarak  varlığı kabul edilen Ekvator çizgisi, yer küremizi tam ortadan iki parçaya bölmektedir. O’ -sıfır derece- olarak adlandırılan,  Ekvator çizgisinin tam ortadan veya kısmen üzerinden geçtiği ülkeler renklerine göre:  G. AMERİKA - Galapagos Adaları, Ekvator, Kolombiya, Brezilya /  AFRİKA - Gabon, Kongo, Zaire, Uganda, Kenya, Somali, ve ASYA kıtasına bağlı  Okyanus  gurubunda yer alan, Endenozya takım adalarından Sumatra ve Borneo adasıdır. Bu yazdığım ülke ve topraklarının tamamında veya büyük bir kısmında meydana gelebilecek yaz – kış  Güneş sıcaklık farkı, (sıfır derece – hiç olmaz) 0′ C veya + 5′ C  kadar düşmektedir. Bu ülke topraklarında ”full” YAZ mevsimi yaşanmaktadır. Kış mevsiminin adı bile bilinmez.

Coğrafik olarak belirttiğim bu ülkeler dışında kalan yerlerde ancak, – yaz günü gibi, sıcaklıklar olur. Daimi yaz mevsimi olmaz.

Ekvator çizgisinin, tam veya kısmen üzerinden geçtiği  ülkeler dışında kalıp Ekvatorun 10′ yukarısında, Kuzey yarı kürede yer alan Panama, Venezuela, Guayana, Gine, Fildişi, Gana, Nijerya, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Sudan Etiyopya, Maldiv Adaları, Hindistan’ın (uç kısmı), Sri Lanka Adası, Malezya ile Ekvatorun 10′ aşağısında  Güney yarı kürede yer alan Peru, Bolivya, Angola, Tanzanya, Şeysel Adaları ile Yeni Gine ada ve  ülkeleridir. Bu ülkelerde, yaz ve kış mevsimine göre,  + 5′ C ile +10′ C  arasında Güneş  sıcaklık düşüşleri görülmektedir.  Diğer bir ifade ile. Türkiye mizde yazın 35 C’ olan bir şehrimizdeki sıcaklık, kışın 10 C’ düştüğünde 25 C’ olur, peki kış soğuğu olur mu? Yorumu bu şekle göre yapınız. Ginede kış mevsiminin adı,  bu ülkelerde bilinse bile, yaşanmaz. Ve bu ülkeler her daim ve her mevsim, 12 ay 365 gün Yaz mevsimini yaşayan ülkeler gurubuna girmektedirler.  :-)

Borneo adasında  kar görünür mü :  Ekvator çizgisinin TAM üzerinden geçtiği kabul edilen 3 ülkeden biri olan Borneo Adasına KAR, ayak basılan yerlere değil  Kenyadaki  5895 mt lik zirve yüksekliğine sahip Klimanjora Dağının zirvesine yağdığı gibi, bu bölgeninde -varsa- en yüksek zirvelerine yağar. Diğer bir anlatım şekli ile karın yağması, RAKIM ile alakalıdır.

 her daim kış mevsiminin yaşandığı ülke var mı? :   Kuzey  ve  Güney Kıtaları  Kutup merkez nokta bölgeleri ( elma, portakalın alt ve üst yerlerini düşününüz) haricinde tam manası ile kış mevsimini yaşayan ülke ve kıta yoktur.  Adını belirttiyim bu kıtaların, kıta sahanlığını oluşturan ve denizle teması olan toprakları üzerinde bile, kar ve buzulların eridiği görülür. Bu görünüm, o yerlere yaz mevsiminin geldiğinin göstergesidir. Kuzey Kutup dairesi  ARKTİKA, Kanadanın kuzey bölgeleri, Grönland Adası, Norveç, Finlandiya, Sibirya bölgesinin Kuzey Buz Denizine değen toprak bölgeleri ile Güney Kutup bölgesi ANTARTİKA, Yeni Zelanda ve Arjantin ile  Şili’nin  Güney Kutbuna uzanan toprakları,  en soğuk kış ülkeleridir. Buralarda bile Dünyanın Güneşe göre ( 23′ ) eğiminden dolayı dünyaya olan mesafesinin yakınlaşması -yaz-, uzaklaşması -kış- oluşumundan dolayı artan ve azalan sıcaklıklar, buzların eriyip toprağın 6 ay boyunca ortaya çıkmasına veya 6 ay boyunca soğuk ve kar yağmasından dolayı toprağın buzun altında kalıp donmasına neden olur. Böylece bu toprak parçaları ve adalarda bile  6 ay kış, 6 ay yaz olur. Kısaca dünya üzerinde her daim Yaz mevsimini yaşayan ülke var ama, her daim KIŞ olan ülkeler yoktur. Sadece, EN SOĞUK ülkeler vardır.  :-)   10 . 2011

damadın kayın valıdesının mezarını yaptırması haram mı: Niye haram olsun ki! Hiç tanımadığımız birilerine bir şeyler vermek, sevap olurken bir damadın, kayın validesine ait mezarı yaptırması neden haram olsun. Üstelik  kayın valide – öz ana yarısı. Hele maddi imkanın var ise. 06.2013

 Türkiye de ilk uçak yapan hükümet : Atatürk ün sağlığında ve CHP Hükümeti zamanında İlk Türk Uçağı yapılmış ve deneme uçuşları 1934 yılında Uçak Fabrikasının bulunduğu Kayseri de yapılmıştır. 05.2013     ALBAYRAK

Dünyada ve Türkiyede Deprem ile Jeotermal enerji bölgeleri.

03 . 2015-  Depremlerin oluş şekline şöyle bir açıklama yapmak istiyorum. Yaşadığımız gezegeni oluşturan ve bir birinden ayrık olan kıtalar, aynen geçimsiz ve fesat insanların birbirini çekemeyip kuyusunu kazmaya kalktıkları gibi yada, baskın olanın zayıf kişiyi ezdiği gibi  kıtalarda, birbirinin kuyusunu kazar, iter, ezmeye çalışır.

Büyük Okyanusa kıta sahanlığı olan Amerika kıta sahanlığı, deniz tabanından Asya kıta sahanlığının altına kayıp, bu kıtanın toprağını yukarıya ve karşıya doğru itmekte ve kaldırmaktadır. Haliyle bu  durum, Afrika kıtasından Asya ve Avrupa kıtasına doğru da, olmaktadır. Avustralya kıtası ise Endenozya ile Asya / Güney Çin bölgesini etkilemektedir.

Haliyle bu sıkıştırma ve kaydırma işlemi sadece deprem olarak yeryüzüne çıkmaz. Dünyanın her hangi bir bölgesinde patlayan volkanlardan akan lavlar ile çıkan gazlar, bu kayma ve sıkıştırmaların devamında olmaktadır. Bu örnekli açıklamalarım doğrultusunda aşağıda ki linke bakarsanız, sahip olacağınız bilgi daha kalıcı olacaktır.

Aşağıdaki linkin; DEPREM konusunda merak ettiğiniz veya aklınıza gelen –  gelmiyen sorularınıza verilecek en güzel cevap, dünya haritası üzerinden gösterimi, benim veya başkalarının sizlere anlatımından  daha fazla bilgi verecektir. Açılan linkin orta sol kısmında bulunan harita üzerindeki daireleri tıklamanız gerekir.

Ben; jeotermal enerji, deprem ve volkanlar hakkında çeşitli gazete, dergi ve televizyonlardan edindiğim bazı teknik bilgileri yorumlayarak, sizlere sunma gayretinde olacağım. Linki, tıklamanız halinde sayfa açılacaktır. Gösterim hakkında bir sorunuz olursa, YORUM kısmına yazarsanız, sizin için yazar veya araştırırım.

http://www.msnbc.msn.com/id/47017657/ns/technology_and_science-science/#slice-2    –     Interactive: What causes earthquakes? başlıklı haritaya bakınız – boş daire içlerini tıklayınız.

 TÜRKİYE DE TEHLİKELİ DEPREM BÖLGELERİMİZ.

a - Devamlı sancısı olan, oluşması halinde büyük yıkımlara neden olabilecek  Adıyaman – Malatya – Maraş üçgeni ve bunların etkisinde kalan tehlikeli dış uzantıları olan, bu illere komşu illerimizdir.

Bu bölgemiz ve Anadoluyu, kuzey / kuzey doğu yönündeki Kafkas sıra dağları ile Güney / Güney Doğu  Anadolu bölgemiz ve  İran – Himalayala  dağları üzerinden ayrıca;  Suriye üzerinden  giriş yapan Arabistan Yarım Adası kaynaklı aktif fay hatları, olumsuz etkilemektedir. Bilim adamlarınca, bu sıkışma ve sıkıştırma nın tehlikesi vurgulanmıştır.

b – Yüz yıllar içerisinde 13 – 14 kez yıkıma uğramış, her daim deprem tehlikesi olabilecek Hatay.  Bu bölgemizde, a – şıkkında yaptığım açıklamalar doğrultusunda tehlikeli bölgemizdir.

cFenike ilçemiz ile Rodos adası ve arası. Bu nokta yerler Orta Doğu kaynaklı Kıbrıs Adası etkisinde olan sancılı bölgemiz. 2013 Aralık ayı içerisinde Antalya açıklarında 4 ve 6 şiddetinde iki kere deprem oluştu.

d –  Kuzey Anadolu ( Karadeniz) Bölgemizden geçen fay hattı. Bu hat  Amasya – Merzifon‘u etkisi altına almaktadır. Bu bölge ve hat suskun ve beklemede.

—  İzmit merkezli İstanbul, Yalova ve Gemlik, her daim hatırlanan bölgemizdir. Bu bölge, Kuzey Anadolu fay hattı bölgesinde yer almaktadır. 22.10.2013 -bugün- Kanal D de yayınlanan deprem hatları ile alakalı açıklamadan gördüğüm ve anladığım kadarı ile: İzmit/ Bolu üzerinden iki kola ayrılan deprem fay hattının bir kolu İstanbul açıkları Marmara derinliğinden Gelibolu üzerinden Saroz körfezine uzanmakta iken, diğer fay hattı Yalova üzerinden Kütahya, Bursa, Ayvalık üzerinden Yunanistan ın Atina şehrine doğru yönelmektedir.

En etkin fay hattı ise; Karadeniz’e paralel giden Kuzey Anadolu fay hattı dır. Anadolu üzerinde depremin en etkisiz olduğu bölgemiz ise -özellikle-  Konya bölgemizin olduğu vurgulanmaktadır.

2011 Resmi raporları doğrultusunda ülkemizde çeşitli ölçümlerde 29,870 kere deprem olmuş. Ağırlıklı olarak Ege ve Doğu Anadolu bölgemizde oluşan bu deprem ardında 646 kişi ölmüş, 20,000 ev kullanılmaz hale gelmiş.

   JEOTERMAL ENERJİ

DOĞAL Jeotermal kaynaklar genelde deprem bölgesinde  bulunmaktadır. Şunu kesin olarak bilmeliyiz ve biliyoruz ki; Jeotermal Kaynak ve Enerjiyi elde etmek için, illa deprem bölgesinin olması gerekmez. Sadece deprem bölgeleri bu konuda bir ayrıcalıktır.  Artezyen Sondajlar sayesinde,  Jeotermal Kaynak ve Enerjiye ulaşmak mümkündür. Ayrıca, oluşan bir deprem, termal suyu yer yüzüne çıkarttığı gibi, çıkan suyun azalmasına – yok olmasına da neden olur. (Ek bilgi:

Rus RTV kanalında izlemiştim. Kamçakta Adası üzerinde bulunan bir yanardağın çevresinde var olan sıcak su kaynakları, geçmiş zaman içerisinde oluşan bir deprem nedeni ile bu sıcak su akıntıları,  üzerine kayan 4.5 milyon tonluk toprak ve kayaların altında kalarak, kaybolmuş. En basitinden şöyle düşünün. Çevremizde olan ve yer altından gelen bir kaynak suyun yönünü, kazılan bir inşaat çukuru, doğal gaz, elektrik yer hattının su akış yönünü değiştirdiği, unutulmamalıdır.

JEOTERMAL (enerji) ISI : Yer ısısı anlamındadır. Yaşadığımız yeryüzünün derinliklerindeki toprak tabakaları arasında sıkışmış ve süreklilik arz eden yağmur sularının; Yer kabuğu ve mağma nın kendi içinde yaptığı ısıtma etkisi ile  genleşme ve sıkıştırma  neticesinde, kendiliğinden sızıntı şekli ile veya tazyikle çıktığı gibi,  sondaj vurularak, yer yüzüne sıcak su ve buhar olarak gelmesi veya getirilmesidir.

Aşağıda yazmaya çalıştığım kıta ve ülkeler, her yerde olan jeotermal su kaynaklarından  en fazla faydalanan, ülke ve insanlarıdır.

Amerika kıtasının; En kuzeyinde’ki kar ve buzlar ülkesi Alaskadan itibaren; Pasifik Okyanusuna kıyısı olan Orta Amerika ülkelerinin tamamı ile,  güneydeki Şili’nin en uc noktasına kadar, boydan boya termal ısının hakim olduğu bölgelerdir.

Büyük Okyanus ile Atlas Okyanusunun birleştiği bölgede yer alan;  Şili ile Arjantinin güney ucunda ve iki devlet arasında paylaşılmış, Güney Kutup bölgesine komşu Ateş Toprakları Adası bile,  jeotermal ısıya sahip bir bölgedir. Pasifik Okyanusu tabanından beslenen deprem, Asya ve Amerika kıtasının Büyük Okyanusa bakan taraflarında  etkili oluyorken, Amerika kıtasının batı tarafında bulunan Atlas Okyanusunun etkisi, Pasifik Okyanusuna göre yok denecek kadar az olmakta dır.

Ayrıca;  Dünya küresini kapsayan bütün deniz ve okyanus tabanlarında bulunan jeotermal kaynakların, dünyada bilinenlerden çok daha fazla olduğu, bilim adamlarınca vurgulanmakta dır.

Asya ve Amerika kıtası ile Büyük Okyanus ve Adalar : Büyük Okyanus deniz tabanı ile bağlantılı olan, özellikle Asya ve Amerika kıtası,  volkanlar ve jeotermal enerji bölgeleridir. Rusya / Kamçakta  yarımadası , Amerika kıtasının kuzey ucunda yer alan Alaska,  Endonezya, Japonya, Filipinler, Avustralya’nın kuzey ve kuzey doğusunda yer alan adacık ülkeleri ve Yeni Zelanda, volkanlar ve jeotermal ile deprem bölgeleridir.

RTG Tv kanalından – Kamçakta yarım adasında irili ufaklı 300 dolayında volkan bulunmakta. Öyle ki bu yarım adaya ‘ Ateş ve Buz diyarı’ benzetmesi yapılmaktadır. Eski insanlar, volkanların patlama sebebi olarak, Volkan dağı içerisinde yaşayan  ”Demirci Ustasının” kızğınlığı veya çalışması olarak ad ederlermiş.  Rusya, 1966 yılından beri yer yüzüne çıkan  40 ve 250 ‘C sıcaklıktaki su ve buhar sayesinde, deniz seviyesinin 800 mt yukarısında olduğu gibi, yer altında kurdukları elektrik santrallerinden, elektrik üretmektedirler. Bu arada sıcak suyun karıştığı akarsular, en dondurucu kış aylarında bile, donmuyor. Endonezya da 1815 yılında patlayan bir volkandan çıkan kükürtlü gaz sebebi ile, 500 km mesafe içerinde  kalan ülke ve insanlarının; Üç (3) gün boyunca güneşi göremedikleri, anlatılmıştır.

Afrika ise; Kenya devleti ve toprağı merkez olmak üzere bu ülkeyi çevreleyen Uğanda; Tanzanya, Zambiya ve Fas ülkeleri çevresel termal ve deprem bölgedir.

İlk çağlardan beri, özellikle sağlık amaçlı olarak yararlanılan jeotermal sıcak su kaynakları çanak, çömlek ve  cam malzemelerinin imalatında kullanılmaya başlandı. ilk defa 1827 yılında İtalyada kimya sanayisinde; 1850 li yıllardan itibarende Avrupada başlayan sanayi devrimi ile, bu alanda kullanılmaya başlanmıştır.

1905 yılında gine İtalya da, jeotermal buhardan elektrik üretimine başlanılmış. 1912 yılında bu üretim şekli ilk defa turbo jeneratör şekline dönüştürülerek, 250 KW güçünde bir üretim  elde edilmiştir.

Peki jeotermal enerji nerede ve nerelerde kullanılıyor dersek :

a- Elektrik üretiminde   b- Binaların , seraların  ısıtma uygulamalarında   c- Metallerin ısıl işlemine yönelik endüstriyel amaçlı kullanımlarda    d- Kimya sanayisinde    e- Kaplıca suları ile tedavi yönteminde    f- Maden suyu dolum ve içimlerinde .

Bu gün İtalya, ABD, Rusya, Japonya, İzlanda, Filipinler , Yeni Zelanda başta olmak üzere 18 ülkede jeotermal  elektrik enerji üretimi büyük ölçüde yapılmaktadır. Atlas Okyanusu ortası deniz tabanından geçen fay hattının kuzey ucunda,  İzlanda Adası yer almaktadır. Buzlar Ülkesi  İzlanda Adası; Üstü buz dağı, altı fırın olan, kendine has yanardağları ve ısısı ile apayrı  jeotermal bir bölgedir. Ayrıyeten   Kanarya Adaları ve Portekiz  jeotermal, kaplıca -deprem- bölgeleridir.

 – İzlanda, Dünyada en fazla jeotermal enerjiyi kullanan ülkedir. Elektrik Enerjisinin yüzde 81’ini, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlıyor. Halkının yarısının evleride, bu sıcak su ile ısıtılmaktadır. -Hatta, buzlanmanın önüne geçilmesi için bazı kara yolları, yol altından sıcak su ile ısıtılmaktadır-  Buna rağmen kişi başına 7,5 ton CO2 -karbondioksit- üretiyor. Bu da İngiltere ortalamasından sadece bir ton az. Çünkü aynı zamanda, kişi başına petrol tüketimi açısından Katar’ın ardından ikinci sırada yer alıyor. Kaynak: BBC – Aralık 2010 dip not: İzlanda’nın nüfusu 330.000; İngilterenin ise 61 milyon.

Unutmayalım’ki: Petrolün bir gün biteceğinin hesapları yapıldı ve yapılıyor. Ama jeotermal kaynakların bitmesi mümkün değildir. Sebebi ise; Jeotermal’in yakıtı olan su; Yağmur sularına dayanıyor. Yağmur ve kar’ların yağması devam ettiği müddetçe, yer altı katmanlarına inerek, sıcak katmanlara ulaşan su nedeni ile; Jeotermal enerji her daim var olacaktır. Önemli olan saniyede çıkan su miktarı ve sıcaklık derecesidir.

TÜRKİYE DE  JEOTERMAL ENERJİ VE TERMAL BÖLGELERİMİZ :

Türkiye de ilk jeotermal sondaja 1960 yılında Ege  bölgesinde başlanılmış. 1968 yılında Denizli – Kızıldere ile İzmir – Balçova ve Seferihisar da uygun derecede sıcak suya rastlanılmış. Elektrik üretiminde kullanılması gereken termal ısı en az 130 C’ olması gerekiyor. Ülkemizde bulunan jeotermal ısı bölgelerini batıdan – doğuya doğru sıralar isek:

İzmir – ( Aliağa ilçesinde, denizin suyu ile devamlı karışan ve kendiliğinden çıkan bir termal su kaynağını gördüm) – Manisa – Aydın – Denizli – Balıkesir – Bursa – Yalova – Kütahya - Bolu – Adapazarı - Afyon – Ankara – Kırşehir – Nevşehir – Yozgat – Adıyaman - Van ve Ağrı etkin termal sıcak kaynaklarına sahip illerimiz dir. Ülkemizdeki termal kaynaklar genelde, Ege bölgesi ağırlıklıdır.

Jeotermal su sıcaklığının 40ºC’nin üzerinde olması halinde konutların ısıtılabildiği ve bunun dünyada bir çok örneğinin bulunduğu dikkate alınarak, Türkiye’de yaklaşık 5 milyon evin jeotermal enerjiden yararlanılarak ısıtılabileceği ileri sürülmektedir.  Bu tahmin gerçekleşirse, başta İzmir, Bursa, Aydın, Erzurum, Sakarya, Denizli ve Ağrı gibi kentlerin de yer aldığı 51 kent yerleşmesinin ısıtılmasında jeotermal enerji kullanılabilecektir.) (Tubitak-Şubat 2000)

Bu tespit doğrultusunda, 2012 yılı baz alındığında haliyle 5 milyon evin ısıtılma başarını göstermek biraz zor olmakla beraber, 70.000 civarında konutun bu il ve ilçe merkezlerinde ısıtıldığını söylemekte, bir sakınca yoktur. Balıkesir – Gönen  Kütahya – Simav  Afyon merkez ve Sandıklı  Kırşehir  merkez ve Kaman  İzmir –  Narlıdere , Balçova  Ankara –  Kızılcahamam Manisa – Salihli  Ağrı – Diyadin’de bir çok evlerin ve seraların ısıtılması termal sıcak su ile yapılmaktadır.

Seralarda termal su kullanımı, bazı il ve ilçelerimizde uygulanmaktadır.  Özellikle bu uygulamalar,  Ege Bölgemizi kapsamakta olup 2 milyon metre kareye yakın seralarda, sıcak su kullanılmaktadır.

Kaplıca kullanımında ise en başta İzmir – Afyon – Balıkesir – Adapazarı – Yalova ve Ankara başı çekmektedir. Yalnız, burada belirtilen termal ısılı kaplıcalarımız, ülke ve yurt dışı bazında tanınan yerlerimizdir. Bu anlatıma göre başka yerlerde küçük çaplı, hatta açık arazide insanlarımızın girdiği sıcak su kaynaklarının olmadığı düşünülmesin. Ağrı’nın 1925 mt yükseltisindeki Diyadin ilçesinde; 70’C ye varan jeotermal su kaynakları mevcuttur. Ülkemizde, sıcaklığı 40’C  ve üstünde olan jeotermal saha sayısı, 1500  den az değildir.

Türkiye’de ilk jeotermal ile elektrik üretimine; 1984 yılında Denizli-Kızıldere’de başlanılmış. Santral, 20.4 MW kapasiteli olarak kurulmuş olup, ancak 15 MW gücü oranında çalıştırılmaktadır. Jeotermal Elektrik Üretiminde ise, üretimin verimli olması için yüksek ısı gereklidir. Özellikle Ege Bölgesinde bulunan jeotermal kaynakların ısı derecesi 130 ile 232’C  arasındadır. Bugün için  Aydın – Denizli ve Çanakkale de olmak üzere 6 yerde jeotermal elektrik üretimi yapılmaktadır.

Ne yazık ki; bu tip kaynakların bolca bulunduğu ülkemizde yapılan arama ve kullanma gayretleri, jeotermal su kaynakları zenginliğimizle doğru orantıda olduğu iddia edilemez. 2010 yılı hesabı ile; Rusya – İran ve Azerbaycan’dan temin edilen doğal gaz için, basında yazıldığı kadarı ile; ‘ Ya kullan; Ya parasını ver ‘  şartnamesini  göz önüne alırsak, şuan için jeotermal enerjisi üretilen daha nice sahaların, kapatılma ayarına yakın çalıştırıldığını düşünebiliriz.    Aralık 2010  –  Mecit ALBAYRAK

Arıların Kovanda Strafor ile Sıkılaştırılması.

03.2015 – Bana göre kağıt, talaş vb koruyuculara göre en iyi sıkılaştırıcı ve her taraftan gelecek soğuk havayı izole edecek malzeme, ince dişli  STRAFOR‘ dur. Arılığınıza gitmeden önce temin edeceğiniz  en az 1.5 cm kalınlığında ince dişli,  STRAFORU kendiniz, kovanın içine tatlı bir şekilde geçen ve çita üst seviyesinin biraz altında olacak şekilde, maket bıçağı ile kesiniz.

Kovan içerisinde 9 çitanız varsa bir tarafına, 9 çitadan daha az ise, her iki tarafa bu straforlar dan koymanız, çok iyi olacaktır. Straforun dışında kalan boş yerlere ise, her hangi bir şekilde talaş, gazete kağıdı koymanıza gerek yoktur. Strafor, soğuk havayı iç kısma bırakmayacaktır. Arılar straforu incelte bilirler. Kovanınız polen tuzaklı ise aşağıya döküleceklerdir. Polen tuzağınız yok ise, arılar ince döküntüleri dışarıya atacaklardır.

2 – 3 çitalı arılarınızı uçuş deliğine ortalayıp straforu ile birlikte koyunuz.  Yeter ki , yiyeceği olsun.  Yalnız, arıların temiz hava almasını engelleyecek şekli ile koymayınız. Arılar, straforu tırtıklar veya delebilir. Bozuk olanını, yenisi ile değiştiriniz. Az çitaları sağ veya sol tarafa yaklaştırırsanız, köşelerde nem ve su birikintisi yapar. 01.2013

seydişehir bölgesinde nektar hangi ay gelmeye başlar :  İlk nektar zerreleri, Nisan ayından itibaren gelmeye başlar. Peki nektarın gelmeye başladığını nasıl anlarız? Kuluçkalıktaki dizili çitalara baktınız. Çitaların üst yan kenarlarında parlak – temiz – beyaza  yakın  açık renkte petek kümeleri gördüğünüz zaman biliniz ki, nektar geldi – geliyor. Seydişehir de gerçek nektar akım zamanı ise, 10 Haziran‘ dan itibaren  başlar.   Bir şey daha, kovana hazır petek verdiniz. Birkaç gün boyunca şerbet vermediniz. Kontrol ettiniz. Petek gözlerinde bal – nektar parlıyor ise, bu görüntü nektarın gelmeye başladığının göstergesidir.   :-)  02.2013

 

Doğa ve İnsan sağlığına genel bakış, gerçek balda kalite.

03.2015 – 2012 yılında Hükümet ve Sağlık Bakanlığı, sağlıklı bal üretimi, çeşitleri ve üretim koşulları hakkında,  bir tebliğ yayınladı. Bundan böyle bu tebliğe uymayan arıcının ürettiği bal, satılamayacak.

Yine bu yıldan itibaren Orman ve Su İşleri Bakanlığının yayınladığı tamim doğrultusunda Orman içlerine kovan koymak serbest. Kovanın konulduğu hiç bir bölge ve yerde arıcıdan,  ‘yer işgaliye parasını’  istemek yasaklandı ve isteyen, suç işlemiş olacak.

Hepimiz ve herkes şunu açık açık biliyoruz. Gerçekleri insan olarak  duymak, görmek istemeyiz, doğruyu söyleyen bizden değildir.

Arıcı arkadaş, başkasının ayak basmaya, hatta aklından geçirmeye bile korktuğu yerlerde günlerce, aylarca önündeki kovana bakar. Sanki yeni bir insan evladı doğmuş gibi, arılarının üzerine titrer. Vakti saati gelince ilacını verir, gerekiyor ve imkanı varsa nice dağları, tepeleri dolaşır ve bin bir meşakkatten sonra balını harmanlar ve satmaya çıkar. Müşterinin ilk sorduğu şey:  Şeker var mı?

Bereket Tv de edindiğim bir bilgiye göre; Avrupa ülkelerinde, balın içerisindeki % 20 ye kadar olan pancar şekerli bal, üzerinde belirtilmiş hali ile satılıyormuş. Bal tebliğine göre kendi ürettiğimiz bir kğ balda müsaade edilen pancar şeker miktarı 50 gr dır.

İnsanlığın gereği ; İnsanoğlu her şeyin en iyisine layıktır.  Bal; Cenabı Allah’ın övdüğü bir lütfu ve nimetidir. Ve siz bunu sağlığınız  için, çoluk çocuğunuzla  şifa niyetine alıyorsunuz. Siz bunu sormakta haklısınız. Ama, bazı gerçekleri hem arıcı hem vatandaş acısından vurgulamam, şart.

2013 yılı bitti;  Türkiye’nin nüfusu ≈ 77 milyon, yüzölçümü ise 780.580 km2. Esasında topraklarımız erezyon nedeni ile küçülüyor ama, şimdilik göze batmadığı için aldırmıyoruz. Nüfusumuz ise çığ gibi büyüyor. Nüfus çoğaldıkça her şeyin doğallığı da, kayboluyor.

1966 yılı Türkiye’sinin nüfusu ≈ 31.700.000  O günden bu tarafa insanımızda ve tabiatta ne vardı, şimdi ne var, bunları mukayese edelim. Bu mukayese şeklini Türkiye ve Dünya olarak da ele alabiliriz. Ben sadece yaşadığım bölgeyi ele alıyorum. Siz ve sizler bu açıklamalarımı Türkiye ve Dünya’nın şimdiki hali olarak da  düşünebilirsiniz.

O gün için Seydişehir de (1966),  ≈ 15 – 20 tane  motorlu araç ve  3.500 nüfus varken 150 – 200 kişiye bir araç, şimdi ise (2010/Aralık)  nüfusumuz  39.000 kişi ve Trafik şubesine kayıtlı araç sayısı 18.680 adet.  2,1 kişiye bir motorlu araç düşüyor. Seydişehir’deki motorlu taşıt sayısını, çoğu il ve ilçelerdeki nüfus ve taşıt sayısına oranlarsak, oralardan çok daha fazla olduğu görülür. Yani havadaki karbondioksit gazında artma var. Tabi’ki  esas etmen sanayi ve evlerin baca dumanları. Ne alakası var! Deme, Var! (Sene 2014 Ocak, akşam ve geceleyin sokakta nefes almak zorlaştı. Her yer apartman ile doldu.)

Sanayinin insanoğluna olan faydası, yok denilmez. Ama zararını da görmemezlikten gelemeyiz. Seydişehir de Alüminyum Tesisleri var. Her mevsim esen rüzgarlar, bu adı geçen fabrika ile evlerden çıkan karbon ve flor gazı ağırlıklı dumanı, bir şekilde dağıtıyor. Lakin durgunlaşan havanın etkisi ile bacalardan çıkan zehirli gaz, Seydişehir in doğu ve güney çevresindeki dağın etekleri ile birlikte arazi üzerinde etkili olmaktadır. Bu görüntü özellikle  -kimselerin görmediği veya göremiyeceği gece vakti başlamakta, sabah güneşine kadar devam etmektedir. (Şimdilerde ise Ce Ka,  kullandığı düşük kalorili kömürün etkisinin az olması her hangi bir şekilde tespit edilememesi için, baca içerisine, duman ile çıkan kireç tozunu vermektedir.)

Hepimizin yaşadığı  dünyanın atmosferi, bu duman ve göremediğimiz partikülleri tutuyor. Yer yüzündeki sıcaklıklar 45 sene önceye göre arttı. O zamanlar Ekim – Kasım da diz boyu kar yağar, ilk yağan kar Nisan ayına kadar kalkmazdı. Bu aydan sonrada Hazirana kadar da yağmurlar eksik olmazdı. Ağaçlar Nisan ayından önce uyanmazlardı. Ya şimdi ! Antalya’da değil; Seydişehir’de 3 Ocak 2009 da badem ağacı çiçek açıyor. Arkasından soğukları yeyince, üşüyor ve Mart’ta tekrar açıyor.

Evet, kış mevsimi bile sıcak geçiyor. Kar ve yağmur yeterince yağmıyor.   Ondan sonra; ” Al Gözüm, Seyreyle Salih “. Seydişehir’de ‘Suğla ovası ve gölü var - . Eski Türkiye haritaları, Suğla Gölü’nü gösterirdi.  Her 7 yılda bir, yağan kar  ve yağmur neticesinde düdenlerden yer yüzüne çıkan su ile yer  üstünden gelen akıntı sularla bu ova tabanı göl olurken, çevre köy ve kasabaların yolları kapanır, her yer su olur, insanlarımız tarlasında yağ ve sazan balığı tutardı. Suyun çekildiği bölgelerde yapılan tarım; 1e 10… verirdi.

O zamanlar gölün çevresindeki köy insanları için  balıkçılık, ayrı bir meslek idi. Bu göl; 1980 yılı kışında, bir daha dolmamak üzere son kez doldu – taştı ve gelmemek üzere 1981 yılında gitti. Şimdi tabiri caiz ise, ısmarlama su ile dolan, çevresi abluka altına alınan yeni yapılan gölet-ciğimiz var. Bu göletciğimiz ise, özellikle Çumra Ovasını sulamak için gelen suların depolanması maksadı ile yapıldı.

Bu gölün bitmeyen suyu ve tabanında olan nemi; Etrafındaki yeşilliği solmayan bir mera ve kurumayan her daim var olan çiçek tarlası, hayvancılık, tarım vede  o zaman bu şekilde gelişmemiş olan arıcılık için bulunmaz yerlerdi. Nüfus az, herkes az çok çiftçilik ile uğraşıyor kendisi ekip, kaldırıyor vede her şey doğal. İlaç yok. Toprak için hayvan gübresi, her derde çare idi. Şimdi hayvan gübresi kalmadı. İlaç kullanılmazsa ürün alınmaz. Velhasıl her yer zararlı böcek ve  zehir dolu. Zehirden, arılar telef oluyormuş; kimin umurunda veya kusuru? Arıcının mı?

Anız yakmanın ne olduğu bilinmez. Yakanlarda; Anızın içinde şu – bu böçek var, günah derdi. Tarla yakılmadığın dan içinden gelen yabani ot firçerir, çiçekler açma imkanı bulurdu. Ormanlarımız; şimdiki gibi susuzluk çekmezlerdi. Herkesin evinin olduğu yerde bahçesi muhakkak olur, çiçeği eksik olmazdı. Ya şimdi? Çiçekler, yapışık apartmanlar içerisinde saksılarda yetiştirilmiyordu. Yağmur yağdığı zaman su direk asfalttan, lağım çukurlarına akmaz, toprak susuz kalmaz ve çimlenirdi. Bu gün için yukarıda yazdığım yerler şu an yok, haliyle hakiki balda yok denecek durumda. Bu durum arıcının kusurumu?

20 – 30 yıl önce domates, biber, patlıcan, kabak….. bunları  2 – 3 ay ve sadece yaz mevsiminde görür ve yerdik. Şimdi ise 12 ay boyunca alıp yiyebilirsin. Eskiden sera nedir bilinmezdi. Şimdi seracılık ap ayrı bir meslek ve iş. Ama seracılık yazın değil kışın yapılıyor. Yazın bile zor yetiştirilen meyve -sebze kışın nasıl oluyor! Olur.

Hemde bal gibi olur ve oluyor.  HORMON’u verdin mi olur. Hormon, bitkilerin çabuk ve daha iri büyümesini sağlayan organik bir maddedir. Son zamanlarda, hormon uygulaması yerine, bitki çiçeklerinin aşılanması için Bombus Arıları kullanılmaya başlandı. Ama bir yerde, tekrar hormonlama işlemi devam ettiriliyor. Nasıl mı? Bombus arısının ömrü sera içerisinde 1 – 2 ay içinde bitiyor. Sera sahibi, sezon bitimine doğru yaklaşıldığı için ve serbestce bulunmayacağı için pahalı olan bombus arısını, almıyor. Daha açmamış veya açmak üzere olan sebze çiçeklerini ise, ‘hormonlamaya‘ devam ediyor. Dikkat edininiz. Sezon sonuna doğru aldığınız sebzelerde bir tatlılık söz konusu olur. Bu tatlılığın sebebi, hormon‘dur.

Hormon verilmiş bitkinin meyvesi iri, canlı olur ama içi boştur. Tohumu yok ve şekli bozuktur. Önemlimi! zevkle yeriz. Kurban geldiğinde, besici  hayvanları zayıf gördüğünde, şişmanlatmak için yasak bile olsa hormonu hayvanın bir kulağından iğne ile enjekte  eder. Kısa zamanda cılız hayvan besili bir kurbanlık olur. Peki, kurbanlığı alırken, kulağına bakarmısınız ? Aklınıza bile gelmez. Kes! Allah kabul etsin.  Şimdi alabildiğine  Tavuk Besi yerleri var. Bu hayvanlar nasıl besleniyor, bilginiz ve güveniniz var mı? Bunu da  zevkle  diğer sebzeler gibi afiyetle yersiniz. Haliyle hepimiz.

{  NOT :  05.01.2011 itibari ile  verilen bir habere göre; Almanya‘da  kümes hayvanlarına verilen yemlerden dolayı, yumurtalarda yapılan araştırma sonucunda  kanser oluşumunu tetikleyici ‘ dioksin‘ maddesi bulunmuş. İddia etmiyorum ama, bir şeyi gayet iyi biliyorum. En kötü, ilkel bir Avrupa ülkesinin  halkı bile, sağlığına bizden daha iyi  dikkat ederken; Almanya gibi bir ülkede bu tip işler oluyorsa ;  Bizde neler olabilir! Hiç düşündünüz mü ? }

Israil’in, Türk toprağında yetiştirdiği sebze fidelerini, koşarak alırız. Bir şekilde bu bitkinin genetik doğal hali değiştirilmiştir. Tohum alamazsınız, her sene gidip oradan istediğiniz sebzenin fidesini alacaksınız. Genetiği değiştirilmiş sebze ve meyvelerin gelecek zaman içerisinde insanlar üzerinde etkileri ne olacak?

Ben, kısaca yazayım. Bitkilerden aldığımız hormon; İnsan vücudunun kendine has hormon dengesini ve bağışıklık sisteminin bozulmasına, yağlanma ve hücrelerin direncini azaltarak, kanser olma yatkınlığını artırıyor. Veya  Avrupada yasaklanmış bir gıda maddesi; Ülkemize büyük şatafatlarla getirilir, reklamı çok güzel yapılır ve;  Genetiği Değiştirlmiş sebze ve meyveler - GDO- alınır, zevkle yenir. Önemlimi ! Efendim, orijinal dokusu değiştirilmiş, bambaşka bir  canlı hale sokulmuş, ne gam. Bize dokunmaz! Ama şekerli bal, dokunur ! :-(

Bu tip düşünce ve gerçekleri çoğalta biliriz. Sanırım bu kadar örnek, insanı biraz daha doğru düşünmeye sevk eder. Yazımın başında da belirttim. İnsan her şeyin en iyisine layıktır. Yukarıda ki açıklamalarımın ışığı altında arıcı, ne  yapsın !

Bu arada çifçimizde arı ve arıcılık konusunda; Arıcıya destek olmadıkları gibi hem kendilerine, hemde arıcıya köstek olmaktadırlar. Sayfamda ilk alıntı yaptığım yazılardan biri ; Fransa’nın başkenti Paris’te, bir çok evlerin balkonlarında, çatılarda ve park-bahçelerde arıcılık yapıldığını  yazmıştım. Türkiye’mizde böyle bir şeyi mümkünü yok yapamazsınız, yaptırmazlar.

ABD’de çiftlik sahipleri,  çiftliğinde ya kendine ait kovan bulundurur ya da, o bölgedeki arıcı veya arıcıları, çiftliğine getirtir.  Amerikalı çiftcinin bunda ki amacı;  tarlasında daimi olarak bulunan ağaçlarının veya yeni ektiği sebzelerde çiçek açma mevsiminde ki  döllenmeyi kolaylaştırmak ve meyve – sebze verimini artırmaktır.  Kovan sahibi arıcı; Çiçek açma mevsiminde kovanda biriken hakiki balın sahibi olduğu gibi, kovan başına ≈ 40 $ ücreti de çiftlik sahibinden almaktadır. Örnekler çok, sayfalar yetmez.

Afyon – Şuhut ta, Çevre ve Orman Bakanlığının destekleri ile; Arı ve arıcılık çalışmaları ve  bal üretiminin yapıla bilmesi için Arı ve Arıcılık orman yapılıyor. Burada arıların bal ve polen alacağı en iyi çiçekler ağaçlar ekildi, ekiliyor. Böyle bir yerin olmasını hangi arıcı istemez. Darısı; Türkiye’nin başına. İşte hakiki balın üretilebileceği , doğal bir alan. Haliyle herkesin buradan faydalanması mümkün olamaz. Ama, isteriz.  Allah ın bedava lütfu karşısında  arıcı, bu imkan varken para verip şeker almaz. 

Gerçek balın tepiti :  Hakiki bal, soğuk yerlerde donar. Yalnız gerçek bal içerisinde ki fruktoz ve glikoz oranı eşit ise, donmuyor muş. Bereket Tv de, Samsun 19 Mayıs Üniv. Ziraat Bl .prof. açıklamasına göre Gerçek bal kalitesinin öğrenilmesi için; 27 çeşit tahlilin yapılması ve karşılığında 2013 fiatları ile ki -bu işlem üniversite imkanları ile oluyor- 1,300.00 TL gerektiği belirtildi. Bana göre donmuş hakiki balın tespiti şöyle: İRMİK TATLISINI yediğinizde, irmik tanelerini dilinizde hissedersiniz ama dişleriniz arasında, şeker tanesini kırar gibi ezemez siniz.  Ağzınızda yok olur gider. İşte gerçek donmuş balın tespit şekli. Toz Şeker tanesi gibi ‘kıtır – kıtır’ sesi geliyorsa, şekerlidir.  25 . 12 . 2010      Mecit  ALBAYRAK

Bal Alımında Tercih Yaparken.

05.2014 – Bu yazım ” Bal çeşitlerinde kaliteDoğa ve İnsan sağlığına genel bakış, adlı yazılarımla bağlantılı olabilecek bir yazı türü olacaktır. Amacım sizi doğru bildiğim yönde uyarmaktır.

mısır (glikoz) şurubu : Bu tür tatlandırıcı,  -dikkat ediniz tatlı demiyorum, TATLANDIRICI- mısırın un haline getirilmesi ile elde edilen nişastanın, kimyasal katkılar sayesinde çoğaltılması, ısıtılıp soğutulması  işlemleri ile elde edilen bir yan üründür. Isıtıldığı için, insan sağlığı yönünden zararlı olup, ayrıca erken arı ölümlerine neden olduğu açıklanmaktadır.

Bilginiz üzere her canlı hasta olabilir. Özellikle biz insanları ele alırsak, hastalandığımız zaman doktara gitmeyi elzem görürüz. Bu doğal ve olabilecek bir durumdur. Kimse kimseyi bu konuda yargılayamaz.

Haliyle, tedavimiz için doktorun yazdığı ilaçları alır ve içeriz. İçtiğimiz bütün bu ilaçların, vücudumuzda olumlu etkisi olduğu kadar, yan etkilerinin de olduğunu, sanırım bilmeyen yoktur. Olumsuz etkileri olduğunu bildiğimiz halde, içmeye devam ederiz. Çünkü mecburuz. Rahatsızlanan bazı evcil hayvanların, toprak yedikleri bile görülür. Bu da bir tedavi şeklidir.

Aynı durum arılar içinde geçerlidir. Sonuçta arılarda bir canlıdır ve her canlı gibi hasta olabilirler. Bu durumda biz arıcılar, arıları tedavi etmek veya arının rahatsız olduğu durumu ortadan kaldırmak için uygun ilacı vermek zorundayız. Dünyanın her yerinde de  bu böyledir.

Haliyle kullanılan bu ilaçlar, arılar üzerinde olumsuz etkiler yapmaktadır.  Kullanılan bütün ilaçlar arıyı etkiler ama, genelde öldürmez. Kullanılan ilaç, peteklere ve azda olsa, bala sirayet etmektedir. Bu etkinin yok olması için ilaçların kullanımı, bal sağımından en az 1 ay önce arılara verilmesi gerekir. Bu usulü genelde tüm arıcılar bilir. Sünger özelliğine sahip petek, kullanılan ilacı emmektedir. Petek üretimi ise, arının yediği bal ve şeker şerbeti sayesinde oluşmaktadır.

Bu arada – Arkadaş, ben  ballı, polenli peteği sever ve alırım derseniz, afiyet olsun  derim. Çünkü sade polene nazaran petek içerisindeki polen, daha besleyicidir. Yalnız, polenli peteği fazla bekletmeyiniz. En azından peteği çita üzerinden kesip uygun göreceğiniz kapaklı bir tabağa yerleştirip, özellikle polenli kısım üzerilerine sıvı bal dökünüz. Petek, çita üzerinde kalmasın. Neden:

Doğadaki çiçeklerin  üremesini sağlayan polenlere, kelebeğe çok benzeyen ama kelebek olmayan güve,  yumurtalarını bırakmaktadır. Arı, bu yumurtalı polenleri kovana taşımaktadır. Veya, gündüz yatıp gece çalışmaya başlayan güve böceği, kovana girmekte ve gündüz arıların getirdiği polen üzerine, yumurtalarını bırakmaktadır. Engel olabilmek, mümkün değildir.

Kovana getirilen güve yumurtaları ile, güvenin kovan içerisine bıraktığı yumurtalar, uygun ortam olması münasebeti ile gelişmekte ve güve böceği olup, uçup gitmektedir. Uçup giden veya  daha uçmamış güve’nin peteğe verdiği zarar, çok fazladır. Kovan içerisinde iken güve giderse sorun yok, arı kendi temizliğini yapmaktadır. Esas sorun, petekli balın eve getirilmesinden sonra oluşmaktadır. Bütün ballı petekler serin – soğuk ortamda bulundurulmalıdır. Çünkü, serin yerde olan polen üzerindeki güve yumurtaları, ölmektedir. Sade polen de güve, olmaz.   Ocak 2011

Dünyanın ve Türkiye’nin ortalama en sıcak ve en soğuk bölgesi.

11.12.2013 – Gelen sorular üzerine : dünyanın sıcak veya soğuk olmasının nedeni? Aynen ateşe yakın olanın ısındığı, uzak olanında üşüdüğü gibi. Dünyamızın ve bizim ateşimiz, Güneştir. Dünya Güneşe yakınlaştığı zaman ısınır-ız, uzaklaştığı zaman soğur-uz. Bu ise mevsimlerin oluşmasına sebep olur. Bu, yazabileceğim en basit açıklama şeklidir. dünyanın en soğuk yeri hangi bölgededir. Aşağıda belirttiğim  bilimsel tespitlere göre Güney Kutup bölgesi, Kuzey Kutup bölgesinden daha soğuktur.

sibirya ya yağan turuncu karın sebebi ise:  O bölgede olan veya O bölgeyi etkisi altına alan Kimyasal üretim yapan bir fabrikanın  isteyerek veya istemeyerek  dışarıya bıraktığı toz boya veya benzeri bir karışımdan dolayıdır. 2014 – Ocak ayı içerisinde, Sibirya ya yağan turuncu karın sebebini öğrenmek için epey araştırma yaptım. İlk yazdığım kişisel yorumum yerinde idi. Genel bilgi ise; Bu turuncu karın sebebi, kimyasal üretim yapan bir fabrikanın isteyerek veya istemeyerek atmosfere bıraktığı gaz artıklardan meydana gelmişti. Rusya Meteoroloji yetkilileri tarafından açıklandığı şekle göre, Rusya sınırları içerisinde, kast edilen cinste bir olay olmamış. Bu kimyasal gazın ise Kazakistan, Çin veya Japonya da oluştuğu ve Sibirya üzerine doğru esen rüzğarlar tarafından getirildiği, kar ile toprağa düştüğü şeklindedir. Sayfama bir soru gelmiş

türkiye’de 12 ay yaz olan yer : Bu soru şekline cevap olarak bakınız. :  Sayfama Gelen Değişik Sorular

Dünyanın sürekli ve ortalama  en sıcak yerleşim yeriEtiyopya’nın Dallol bölgesidir. Bu yerin 12 ay / 365 güne (kış mevsimi dahil) tekabül eden sıcaklık ortalaması : + 34.4 ‘C dir. Bu yerleşim yerinde 3 ay / 92 güne tekabül eden  yaz mevsiminin sıcaklık ortalaması ise : + 47 ‘C  dir.  Bu güne kadar tespit edilen dünyanın en sıcak derecesi ve yeri ise Libya,  El Aziziye yerleşim bölgesidir. 1922 yılı Eylül ayında vuku bulan sıcaklığın  + 57.7 ‘C olduğu kayıtlara geçirilmiştir.  Kaynak: BBC

Dikkatinizi çekerim: Ekvator ve/veya bölgesini en sıcak yer olarak algılar ve biliriz. Lakin oralarda’da sıcaklıkla beraber ısınan akarsu ve göllerde ki suyun buharlaşması ile, çok geniş bir alanı kaplamış olan bol bitki çeşitliliğinin sebep olduğu nem’den  dolayı, sıcaklık derecesi düşmektedir. Diğer bir anlatım ile bitki çokluğu ile meydana gelen bitki örtü tabakasından dolayı toprak, ısınamıyor. Ekvator kuşağına göre daha kuzeyde ve soğuk bölgede bulunan Libya’nın bitkisiz olan bu şehrinde tespit edilen sıcaklığın en büyük etkeni ise; Çöl ve Kum‘dur. Bu sıcaklık, sadece O güne ait anlık / günlük sıcaklıktır. Devamlı sıcak olan bir yer ve oluşum, değildir.

Bu güne kadar (11.12.2013)  Dünyanın en soğuk yeri olarak  1983 yılında tespit edilen, – 89.2 ‘C ile Güney Kutup Antarktika kıtasında  bulunan ve Rus’lara ait araştırma üssü olarak kullanılan Vostok bölgesi diye biliyorduk. Son bilgiye göre , Vostok un ‘papucu’ dama atılmış durumda.

Bilgi paylaşımında üyesi olduğum NASA’ nın,  9 Aralık 2013 Pazartesi tarihli paylaşımına göre:  Yüksek çözünürlükte, termal kızılötesi sensörlü cihazlara sahip Landsat 8 uydusu ile uzaydan, ABD Jeoloji Araştırma bölümü görevlilerinin Antarktika da, 32 yıldır karadan yaptıkları araştırma tespit sonuçlarına göre Dünyanın en soğuk olan bölgesi, yine aynı kıta ama değişik bir bölgesi . - 93.2 ‘C (136 F) ile  Doğu Antarktika yaylasıdır. Daha önceleri de belirttiğim gibi bu nokta ve kıtada sadece araştırma amaçlı çalışan kişiler vardır. – 93.2 ‘C daimi olmayıp, 10 Ağustos 2010 tarihinde tespit edilmiştir. Yine NASA bilim adamlarınca yayınlanan 16 Ocak 2015 tarihli bilgi dahilinde: Dünya yüzeyinde salınan sera gazları nedeni ile 2014 yılı, 1880 yılından bu tarafa en sıcak yıl olmuş. Kaynak: NASA  01.2015

Dünyada insanların sürekli olarak yaşadığı ve dünyanın en soğuk olduğu ülke ve şehri ise Rusya nın  Sibirya bölgesi Kuzey Buz Denizine yakın ve  iç kesiminde olan Verkhoyansk rakım:130 mt olup, 1888 yılı Ocak ayı tesbiti:  – 67,9 ‘C. Pasifik Okyanusuna yakın  bölgede olan   Ojmyakon (Oimekon) Köyü rakım: 730 mt. Bu yerleşim yerinde ise; 1924 yılında - 71.2 ‘C ve 1933 yılında – 69.8 ‘C tespit edilmiş. Kaynak: Rus Bilimler Akademisi meteoroloji istasyon kayıtları.

Nasa tarafından Sibirya bölgesinde bulunan bu daimi yerleşimli Ojmyakon  köyünde tepit edilip yayınlanan bilgiye göre en soğuk derece ise; (90 F)  – 67.8 ‘C dir. Kaynak: NASA)

Dünyanın en soğuk yeri sadece kutuplar değildir. Mesela; ABD nin Utah Eyaletinin Panguitch yerleşim yeri ki, Meksika bölgesine yakındır ve 6 Aralık 2013 gününe ait soğuk hava derecesi (günlük), - 45 ‘C olmuş.

Kendi çapımda, 24 Kasım 2013 ile 23 Ocak 2014 tarihleri arasında ve Rus RTG Tv kanalı üzerinden özellikle, Sibirya soğuklarını ≈  50 gün boyunca not ettim. Bu günlere ait en soğuk yer Yakutsk şehri ve ortalaması – 32 ‘C olmuştur. 23 Ocak tarihinden sonra ise RTG kanalı, paralı  yayına geçince, takip edemedim.

Türkiye de 1993 yılı Ağustos ayında Mardin / Kocatepe‘de tespit edilen bir anlık / günlük en yüksek sıcaklık ise + 48.8 ‘C dir. Anlık en soğuk yer ise; 1990 yılı Ocak ayına ait  44.4 ‘C ile Van / Çaldıran bölgemizdir. Tekrarlayayım,  aynı yerleşim yerleri yine en fazlası ile sıcak veya soğuk olmaya devam eden yerlerdir. Kaynak: BBC

Türkiye de yaz mevsimlerinin GENELİNDE geriye dönük bir kaç yıla tekabül eden  sıcaklık ortalamaları, Batı’dan – Doğu Anadolu Bölgesine  doğru +28 ‘C  ile  +15 ‘C  arasında değişmektedir. Ayrıca;

Akdeniz Bölgesi batıda, Güneydoğu Anadolu  bölgesi doğuda olmasına rağmen,  sadece yaz mevsimi sıcaklık ortalamalarında  bu iki bölgemizde 26 ‘C olup, birbirine yakındır. Bu iki bölgemizin, yaz ve kış mevsiminde oluşan sıcaklıkların birbirine yakın olmasının hatta ve hatta, Güney Doğu Anadolu bölgemizin sıcaklık yönünden, Ak Deniz bölgesi ile yarışmasının bana göre iki önemli nedeni var:

AToros Dağları; Güney Doğu Anadolu bölgemiz ile Doğu Anadolu bölgemiz arasında doğal bir sınır vazifesini görmekte ve Doğu bölgelerimizin soğuklarını kesmektedir. (Ak Deniz bölgesinin ortalama rakımı 389 mt.)

 B –  744 mt yükseklik ortalamasına sahip ve karasal iç bölgede olmasına rağmen; G. Doğu Anadolu bölgemiz in güneyinde, özellikle Suriye ile arasında dağ, yok. Dolayısı ile Suriye, Orta Doğu ve Arabistan ülkelerinden gelen (Libya gibi)  sıcak kum ve çöl rüzğarlarının etkisi ile  bu bölgemizde sıcaklık, artmaktadır. Bu etkenlik ise Güney Doğu bölgemizin, Akdeniz iklimi ile yarışmasına, olumlu bir etkendir. Şayet, bu bölgemiz ile Suriye  arasında dağ sırası olsa idi, kuzeyde ki karasal soğuk hava ile sıcak çöl havasının karma etkisi hissedilecek, sıcaklık kısmen düşecek idi.

Doğu Anadolu bölgesinin  geriye dönük yıllarında oluşan, 365 şer günlük 4 mevsimden oluşan  en soğuk ile en  sıcak aylarının  toplamlarının ortalaması, + 15 ‘C ye tekabül etmektedir. Yani bu günümüzden geriye dönük, onlarca senelik yaz mevsimlerinin sıcaklık ortalaması,- aynı senelere tekabül eden kış mevsimlerinin soğukluk ortalamasından,  + 15 ‘C daha fazladır.  Bu bölgemizin rakım ortalaması: 1403 mt’ dir.

Rakımdan başka, Doğu Anadolu bölgemizin daha soğuk olmasına etken olan, özellikle Kafkas Dağları bölgesinden ve  Kuzey /  Kuzeydoğu yönünden esen  kuru – ayaz  Sibirya (poyraz) rüzgarlarıdır. Bu bölgemiz dağları, Toroslar veya Karadeniz dağları gibi  bir bütün olmayıp, her yöne bakan ve uzun olmayan, parçalı dağ gurupları ile doludur. Haliyle rakımın fazla ve parçalı dağların çok olduğu yerlerde ki arazi şeklide, engebeli bir durum arz eder. Bu nedenlerden ötürü bu bölgemiz, daha soğuktur. Bu arada şunu’da hatırlatmamda fayda var. Bu yüksek rakım içerisinde bulunup,  860 mt lik rakıma sahip Iğdır ilimizde; hem kar yağmakta hemde Akdeniz bitkisi olan pamuk üretimi yapılmaktadır. Ve Iğdır ın  yıllık  12 ay – 365 günlük sıcaklık ortalaması ise, + 11 ‘C ye yakındır.

Rakım ve dağların önemini vurgulamak babından bir örnek daha vereyim.

Bir düğün için gittiğim, yeni öğrendiğim ve gördüğüm İç Anadolu bölgemizde, Eskişehir – (köse) Mihalgazi ilçesi. Buranın merkez nüfusu 1700. Rakımı, yöre insanının anlatımına göre (ki, sanırım Sakarya nehrinin aktığı zemin) 150 – 180 mt. Benim araştırmama göre Kaymakamlık bina çevresi ise ≈ 215 mt. Dört tarafı dağ ve tam orta çukur bölgesinden, Sakarya nehri akmaktadır. 300 – 400 mt yukarısında ise Sakarı kaplıcaları yer almakta.

Bu bölgede; Akdeniz bölgesinde yetişen portakal, mandalina, limon ve muz hariç, zeytin  – pamuk dahil türlü meyve ve bitki yetiştirilmektedir. Nerede ise yerleşim bölgesi kadar plastik seralar araziyi kaplamış durumda. Düğün sahibinin anlatımı ile; bu sene (2014) kış olmadığı için, beş kez mahsül kaldırmış. Bu yerin yıllık sıcaklık  ortalaması ise: + 13 ‘C  – 14.06.2014 Cmrt

Türkiye de  en soğuk (ZEMHERİ) Ocak ayı, en sıcak ise Ağustos ayıdır. Bu bilimsel tespite göre, geçmiş seneler dahil olmak üzere, Ocak ayı içerisinde en soğuk  olan şehirlerimizin başında,  - 15 ‘C ile Ardahan, - 13 ‘C ile Ağrı. - 11 ‘C ile Kars ve  - 8 ‘C ile Erzurum yer almaktadır. Ardahan’ın  rakımı  1870, Ağrı 1640,  Kars 1768  ve  Erzurum 1890 mt’dir. Bu tespit ve ispata göre sonucu tekrarlamam da, fayda var : Soğuk hava, sadece rakım ile alakalı değildir.

Ak Deniz bölgesinde olan  Adana, geçmiş yılların Ağustos ayı  ortalamalarına  göre en sıcak şehrimizdir. Mersin 2. ve Antalya 3. sıradadır. Ocak ayı sıcaklık ortalamasında ki rakamsal  0.1- 0. 9 hesab  farkı  ile : Adana ve Antalya birbirine yakındır. Ocak ayları ortalamasına göre Mersin, biraz daha soğuktur. Bu üç şehrimizin kışın,  en soğuk hallerinin ortalaması ise: + 5 ‘C ile  + 15 ‘C arasındadır.  Bu üç ilin geçmiş yıllardan beri  Ağustos ayı sıcaklık ortalamaları ise, + 22 ‘C ile + 45 ‘C arasında değişmektedir. Rakım olarak  Mersin 6 mt,  Adana  23 mt;  Antalya ise 39 mt. Ak Deniz bölgesinin ortalama rakımı ise,  389 mt dir.

NOT :  Günlük olarak televizyon veya gazetelerde yayınlanan hava raporlarını okur, duyarız. Mesela ben bugün 26 Haziran 2012 perşembe günü  TRT televizyonunda Elazığ şehrimizin sıcaklığının 41,  Antalya nın ise  38 ‘C olduğunu okudum ve söylendi. Önemli olan 12 ay – 365 günlük ve geriye dönük uzun yılların ortalamaları dır. Yukarıda belirtilen bilimsel sonuçlar, Dünyada ve Türkiye’de bulunan yetkili birimlerin geriye dönük on yıla tekabül eden,  gözlenimleridir.  Kaldı ki, bundan böyle dünyamızı etkileyen sera gazları varlığının artacağını göz önüne alırsak, sıcaklıkların artacağı, soğukların azalacağı unutulmamalıdır. ( 2013 – 2014 Kış mevsiminde, bildik soğuklar olmadı). Bu arada bir şeyi’de hatırlatmadan geçemiyeceğim.

Rakım, iklimi etkileyen bir unsur ise de, O bölgenin dünya üzerinde bulunduğu yer, dört bir yanını kuşatan dağ ve platolar ile, bu dağ ve platoların parçalı veya bir bütün olarak uzayıp gitmesi, dağların  yerleşim yerlerine  olan yakınlık ve uzaklıkları ( mesela Alanya, Antalya ve Manavgat’tan daha sıcaktır), yapay bile olsa gölet ve barajların  az – çok olması, bölgenin  Sibirya soğukları – Arabistan sıcakları gibi  rüzgarların etkisinde kalıp – kalmaması, iklimi olumlu / olumsuz yönde etkilemektedir.

Acizane bir durumumu arz edeceğim. Bu sayfama girip şahsım için; – Bu bilgileri nereden buldu, her şeyi yada bunları bilemez, diye bilirsiniz. Doğru! Her şeyi bilmem imkansız. Geçmiş yıllara dayanan araştırma sonuçlarını, kendi anlatım ve yorumlarımı katmış bile olsam, esas bilgileri nereden aldığımı, belirtmekte yim. İddiamın olduğu yerler var. Yaşım 57. İnanır veya inanmazsınız! Araştırmayı severim. Bir cümle için (şimdi unutulan) onlarca ansiklopediyi, binlerce sayfasını karıştırırım. Bunun haricinde, bazı yerlerini unutmuş bile olsam Dünya haritasını, gözü kapalı  çizerim. Tarih, Coğrafya, Kompozisyon ve Genel Kültürüm, ta Orta okuldan bu tarafa, iddiamın olduğu derslerdir.   Ülkemizin iklim çeşitliliği  hakkında ki  diğer bir açıklamalarım için bakınız :  Türkiye de Yaşadığımız İklim Çeşitliliği ve Etki Alanı  20.12.2010      Mecit  ALBAYRAK