Arıların Kovanda Strafor ile Sıkılaştırılması.

06.2018 – Bana göre kağıt, talaş vb koruyuculara göre en iyi sıkılaştırıcı ve her taraftan gelecek soğuk havayı izole edecek malzeme, ince dişli  STRAFOR‘ dur. Arılığınıza gitmeden önce temin edeceğiniz  en az 1.5 cm kalınlığında ince dişli  STRAFORU kendiniz, kovanın içine tatlı bir şekilde geçen ve çita üst seviyesinin  biraz altında olacak şekilde, maket bıçağı ile kesiniz.

Kovan içerisinde 9 çitanız varsa bir tarafına, 9 çitadan daha az ise, her iki tarafa bu straforlar dan koymanız, çok iyi olacaktır. Straforun dışında kalan boş yerlere ise, her hangi bir şekilde talaş, gazete kağıdı koymanıza gerek yok. Strafor, mantolama görevi görecektir. Arılar straforu incelte bilirler. Kovanınız polen tuzaklı ise aşağıya döküleceklerdir. Polen tuzağınız yok ise, arılar ince döküntüleri dışarıya atar.

Kovanlarınız sahil bölgesinde ise  3 çitalı ve aşağısı olan kovanlarınız var ve polen tuzaklı ise (4 çitalı olan kovan zaten  aşağıdan havayı alacaktır) arılı çitalarınızı uçuş deliğine ortalayıp straforu ile birlikte  4. resimdeki gibi koyunuz. Neden? Bu sayıdaki çitaları kovanın bir taraf dibine çekerseniz, o yerlerin sıcak ve soğuk havasından dolayı, kova içinde su ve  nem oluşur. Nem arıları öldürür. Soğuk kesimlerde ise, çitalarınızı dip tarafa yaklaştırın. Arılar straforu tırtıklar veya delebilir. Bozuk olanını, yenisi ile değiştiriniz.

Efendim, iki çitalı arı bahara çıkmaz’mış! Bal gibi çıkar.  Hatta bir avuç arı bile bahara çıkar. Yeter ki, genç arısı ve yiyeceği olsun. Kötü tarafını düşünür iseniz! Kusura bakmayın 10 çitalı arının sonu bile, felakettir. Siz sadece şunu düşünün: Bir avuç veya 2 çitalı arının bana faydası ne olur? Benim 2018 yılı şubat ayında sadece bir çitanın 4/1 i kadar arısı olan kovanlarım şuan 5 Haz. ve 10 çitalık. İsteyen  az arısını diğeri ile birleştirir. Bence, ekim ayından itibaren kaç çitalı olursa olsun, anası sağlam olan kovanın anasını öldürüp, başka bir kovanla birleştirmeyin. Anaları, Çiftleştirme kutularına koyunuz. Çünkü, O beğenmediğin ana, Ocak ayında sizin ilacınız olacaktır. Kendiliğinden ölürse, O başka. Her ne yerde olursanız olun, Kovanlarınızı öne doğru 1 – 2 cm eğik ve uçuş deliği yönünü Son ve İlk baharda Güney / Güney –  Doğu; Yazın – Kışın Güney yöne bakacak şekilde koyunuz. 01.2013 – 2015

seydişehir bölgesinde nektar hangi ay gelmeye başlar : Türkiye’nin her neresinde olursanız olun. Kuluçkalıktaki dizili çitalara baktınız. Peteklerin  üstünde çita latasının kenarlarında parlak – temiz – beyaza yakın  açık renkte petek kümeleri gördüğünüz zaman biliniz ki, nektar geldi – geliyor.  Seydişehir de gerçek nektar akım zamanı ise, Haziran‘ dan itibaren  başlar.  Bir şey daha, kovana hazır petek verdiniz. Birkaç gün boyunca şerbet vermediniz. Kontrol ettiniz. Petek gözlerinde bal – nektar parlıyor ise, bu görüntü nektarın gelmeye başladığının göstergesidir.   🙂  02.2013

 

Doğa İnsan ve Arı.

02.2018 –  2012 yılında Hükümet ve Sağlık Bakanlığı, sağlıklı bal üretimi, çeşitleri ve üretim koşulları hakkında,  bir tebliğ yayınladı. Bundan böyle tebliğe uymayan arıcının ürettiği bal  satılamayacak.

Yine bu yıldan itibaren Orman ve Su İşleri Bakanlığının yayınladığı tamim doğrultusunda Orman içlerine kovan koymak serbest. Kovanın konulduğu hiç bir bölge ve yerde arıcıdan, ‘yer işgaliye parası’  istemek yasaklandı ve isteyen, suç işlemiş olacak.

Hepimiz ve herkes şunu açık açık biliyoruz. Gerçekleri insan olarak duymak, görmek istemeyiz, doğruyu söyleyen bizden değildir.

Arıcı arkadaş başkasının ayak basmaya, hatta aklından geçirmeye bile korktuğu yerlerde günlerce, aylarca önündeki kovana bakar. Ayı, kovalarına zarar veriyor ise aylarca gece nöbeti tutar. Sanki yeni bir insan evladı doğmuş gibi, arılarının üzerine titrer. Vakti saati gelince ilacını verir, gerekiyor ve imkanı varsa nice dağları, tepeleri dolaşır ve bin bir meşakkatten sonra balını harmanlar ve satmaya çıkar. Müşterinin ilk sorduğu şey: Şeker var mı?

Siz bunu sormakta haklısınız. Ama, bazı gerçekleri hem arıcı hem vatandaş acısından, vurgulamam şart.

Bereket Tv de edindiğim bir bilgiye göre; Avrupa ülkelerinde, balın içerisinde % 20 – 1 kğ da 200 gr kadar olan pancar şekerli bal, üzerinde belirtilmesi şartı ile, satılıyormuş. Ülkemizde ise; Resmi Bal tebliğine göre kendi ürettiğimiz bir kğ balda müsaade edilen pancar şeker miktarı ise 50 gr dır.

Sanayinin insanoğluna olan faydası çok. Zararınıda görmezlikten gelemeyiz. Seydişehir de Alüminyum Tesisleri var. Her mevsim esen rüzgarlar, bu adı geçen fabrika ile evlerden çıkan karbon ve flor gazı ağırlıklı dumanı bir şekilde dağıtıyor. Lakin durgunlaşan havanın etkisi ile bacalardan çıkan zehirli gaz, Seydişehir in doğu ve güney çevresindeki dağın etekleri ile arazi üzerinde etkili olmaktadır. Bu görüntü özellikle -kimselerin görmediği veya göremeyeceği gece vakti başlamakta, sabah güneşine kadar devam etmektedir. (Şimdilerde ise Ce Ka, kullandığı düşük kalorili kömürün olumsuz etkisinin az olması, her hangi bir şekilde tespit edilmesini engellemek için, baca içerisine duman ile çıkan kireç tozunu püskürtmekte imiş)

Hepimizin yaşadığı dünyanın atmosferi bu dumanı, görmediğimiz  partikülleri tutuyor. Yer yüzündeki sıcaklıklar 45 sene önceye göre arttı. Seydişehir’de 3 Ocak 2009 da badem ağacı çiçek açıyor. Arkasından soğukları yeyince, üşüyor ve Mart’ta tekrar açıyor. Evet, kış mevsimi bile sıcak geçiyor. Kar ve yağmur yeterince yağmıyor.   Ondan sonra; ” Al Gözüm, Seyreyle Salih “.

Seydişehir’de ‘Suğla gölü‘ vardı. Eski Türkiye haritaları, Suğla Gölü’nü gösterir. Her 7 yılda bir yağan kar  ve yağmur neticesinde düdenlerden yer yüzüne çıkan su ile yer üstünden gelen akıntı sularla bu ova tabanı göl olurken, çevre köy ve kasabaların yolları kapanır, her yer su olur, insanlarımız tarlasında yağ ve sazan balığı tutardı. Suyun çekildiği bölgelerde yapılan tarım ise; 1e 10… verirdi.

O zamanlar gölün çevresindeki köy insanları için balıkçılık, ayrı bir meslek idi. Bu göl; 1980 yılı Ekiminde son kez doldu, taştı ve 1981 yılında bir daha gelmemek üzere gitti.

Bu gölün bitmeyen suyu ve tabanında olan nemi; Etrafındaki yeşilliği solmayan bir mera ve kurumayan her daim var olan çiçek tarlası, hayvancılık, tarım vede  o zaman bu şekilde gelişmemiş olan arıcılık için bulunmaz yerlerdi. Nüfus az, herkes az çok çiftçilik ile uğraşıyor kendisi ekip, kaldırıyor vede her şey doğal. İlaç yok. Toprak için hayvan gübresi, her derde çare idi. Şimdi hayvan gübresi kalmadı. İlaç kullanılmazsa ürün alınmaz. Velhasıl her yer zararlı böcek ve  zehir dolu. Zehirden, arılar telef oluyormuş; kimin umurunda veya kusur! Arıcının mı?

Ayrıca – Beni ilgilendirmez, ben temiz yiyecek bal isterim, demenle iş bitmiyor. Yaşadığımız ülke ve dünyanın felaketlere uğramasına seninde katkın olmadığını iddia ede bilir misin!

Yazın bile zor yetiştirilen meyve -sebze kışın nasıl oluyor! Hemde bal gibi olur ve oluyor.  HORMON’u verdin mi olur. Hormon, bitkilerin çabuk ve daha iri büyümesini sağlayan organik bir maddedir. Son zamanlarda, hormon uygulaması yerine, bitki çiçeklerinin aşılanması için Bombus Arıları kullanılmaya başlandı. Bu böceğin ömrü en fazla 2 ay. Arkasından hormona devam. Dikkat edininiz. Sezon sonuna doğru aldığınız sebzelerde bir tatlılık söz konusu olur. Bu tatlılığın sebebi, hormon.

Hormon verilmiş bitkinin meyvesi iri, canlı olur ama içi boştur. Tohumu yok ve şekli bozuktur. Önemlimi! zevkle yeriz….. Şimdi alabildiğine  Tavuk Besi yerleri var. Bu hayvanlar nasıl besleniyor, bilginiz ve güveniniz var mı?

05.01.2011 itibari ile  verilen bir habere göre; Almanya’da  kümes hayvanlarına verilen yemlerden dolayı, yumurtalarda yapılan araştırma sonucunda kanser oluşumunu tetikleyici ‘dioksin’ maddesi bulunmuş. İddia etmiyorum ama, bir şeyi gayet iyi biliyorum. En kötü bir Avrupa ülkesinin  halkı bile, sağlığına bizden daha iyi  dikkat ederken; Almanya gibi bir ülkede bu tip işler oluyorsa; Bizde neler olabilir! Hiç düşündünüz mü ?

Israil’in, Türk toprağında yetiştirdiği, tohum vermeyen sebze fidelerini, koşarak alırız. Genetiği değiştirilmiş sebze ve meyvelerin gelecek zaman içerisinde insanlar üzerinde etkileri ne olacak? Açıklanan bilimsel verilere göre:

Bitkilerden aldığımız hormon; İnsan vücudunun kendine has hormon dengesini ve bağışıklık sisteminin bozulmasına, yağlanma ve hücrelerin direncini azaltarak, kanser olma yatkınlığını artırıyor. Önemlimi! Orijinal dokusu değiştirilmiş, bambaşka bir  canlı hale sokulmuş, ne gam. Bize dokunmaz! Ama şekerli bal, dokunur ! Yinede yazımın başında da belirttiğim gibi. İnsan, her şeyin en iyisine layıktır. Lakin, yukarıda ki açıklamalarımın ışığı altında arıcı, ne  yapsın !

Belirtmeye çalıştığım, aslında herkesin bildiği bu olumsuz gelişmeler karşısında ister istemez arı ve arıcı da, olumsuz etkilenmektedir. Kaliteli balı arıcı Neden istemesin ki. Allahın verdiği tabiatta bedava olan varken, neden parası ile şeker alıp versin? Diğer taraftan;

Arılar tek tük veya topluca ölüyor. Neden! Arıcının hatası olduğu gibi, insanın araziye verdiği zararlardan ötürü ölümler olmakta. Bal sezonu içerisinde bu ölümler oluyorsa arıcı ister istemez yasak olmasına rağmen ilaca yönelmektedir.  Bu ilaç ise, balın kalitesini düşürmekte. Bu kalitenin tespitini ise hiç bir kimse, teknolojik olarak incelemediği sürece, bilemez.

Bu gün 30 Ekim 3015 cuma günü Euronews tv kanalında bir haber. Avrupa Birliğine  (AB) dahil bazı ülkelerin bal üreten arıcıları,  AB başkenti Brüksel’de Çin den getirilen GDO lu balların ülkelerinde satılmasını protesto etmişler. Haliyle bu ballar insan sağlığının zararına sebep olduğu gibi, arıcının gerçek emeği karşılığı olan parasını da almasına engel olmaktadır.

Gerçek balın tepiti :  Hakiki bal, soğuk yerlerde donar. Bereket Tv de, Samsun 19 Mayıs Üniv. Ziraat Bl .prof. açıklamasına göre Gerçek bal kalitesinin öğrenilmesi için; 27 çeşit tahlilin yapılması ve karşılığında 2013 fiatları ile üniversite imkanları ile yapılmasına rağmen; 1,300.00 TL gerektiği belirtildi. Ben 2014 yılında 3 ana +2 yan tahlil  işlemi için Konya İl Tarım Müdürlüğü Gıda Analizi bölümüne 175,00 tl ödedim.

Bana göre donmuş hakiki balın tespiti şöyle: irmik tatlısı’nı yediğinizde, irmik tanelerini dilinizde hissedersiniz ama dişleriniz arasında, şeker tanesini kırar gibi ezemez siniz.  Ağzınızda yok olur gider. İşte gerçek donmuş balın tespit şekli. Toz Şeker tanesi gibi ‘kıtır – kıtır’ sesi geliyorsa, şekerlidir. Ve kesinlikle donmuş balı  her ne şekilde olursa olsun, eritme yin. Çünkü her eritme anında balın kalitesi düşmektedir.   2010 / 10.2015      Mecit  ALBAYRAK

Dünyada Arı Yaşantısı ve Arı Sağlığının Devamı Hakkında.

02.2018 – Burada yazmaya çalıştığım bilgiler, 45. Istanbul Apimondia 2017 bünyesi içerisinde, konu ile alakadar yetkililerin (karma) sunum ve tercümeleri ile, sunum anında belirtilen internet adreslerinden edindiğim bilgiler doğrultusundadır. —-

Arı kolonisinin verimliliği sadece ana arı, erkek arı, genetik, coğrafik durum, iklim, mevsim, kışlatma, arıcının kabiliyeti, nem, rüzğar, bitki çeşidi, nektar, polen ile alakalı değilken, hepsi ile alakalıdır. Esas arıcılıkta olumsuz iklim koşulları, büyük arı kayıplarına neden olmaktadır. Yalnız, her kıtada olan arı ölüm nedenleri farklılık arz etmektedir. Afrikada ormanların kesimi; Avustralya, Filipinler ve Okyanus ada ülkelerinde ise bakteri ve mantar hastalıkları etkin olmaktadır. Yazın; Kovan içi havalandırılması arı verimliliğini artıran koşulların başında gelmektedir. Diğer bir tarif şekli ile yaz  sıcaklarının etkisini azaltma mecburiyeti, havalandırma koşulu, kışın neme karşı havalandırma mecburiyetinden, fazladır.

Sıcak havalarda kovan havalandırılması, arının verimliliği ile alakalıdır. Kişisel olarak Arının kışın; altı tamamen havadar, açık bir yerde tutulmasını doğru ve mecburi görmüyorum. Üstelik, soğukların etkisi ile arının diğer peteğe geçmesini, bala uzanmasını engeller veya geciktirir. Ama çok sıcaklarda altı gözenekli yerde bulunması, faydalı olacaktır. Mesela; daimi gölgelik yerde bırakılan kovan, bir günlüğüne güneş altına konulmuş. O güne kadar kovan içinde üretim ile alakadar olup, havalandırma işi ile meşgul olmayan arılar, kovan işini bırakıp; kovan içinde 38 C’ çıkan sıcaklığı düşürmek için kanat çırpma işine, hemde sıcaktan bunalan bir gurup arıda serin yere çıkma gereği duymuşlar.

Arıların uçuş yönünü, rüzgarın estiği yöne doğru koymayın. Kovanlarınızı, açık alana koymanız halinde, sıcaklardan korumak için kovan üzerine ve çevresine dal, ot, kamış, toprak cinsi malzemeler koyunuz. Kraliçe arının hizmetinde ‘nedimeleri’ olan işçi arılar kraliçe arının yemesi, içmesi, kakası ve ana arının feromen kokusunu diğer petek ve kovan içine dağıtmakla görevlilerdir.

Niğde bölgesinde bulunan o bölgenin yerel arısını, kafkas, muğla, italyan arılarının üzerine orantılı olarak ilaç püskürtülmüş. Deneme sonunda İtalyan arısı en az yaşarken, yerel arı daha fazla yaşamış.

8000 işçi arısının ağırlığı= 1 kğ; bir çitanın iki yüzünde 3000 arının bulunduğu tespit edilmiş. Kışlatma sezonu boyunca pancar şekerinden oluşturulmuş balın, arı tarafından tercih edildiği görülmüş. Belirli sayıdaki arılara mısır, glikoz ve pancar şekeri şurubu verilmiş. Mısır ve glikoz şurubu verilen arılarda kış ölümü; pancar şekeri şurubu verilene göre, daha fazla olmuş.

Dünyada arıların telef olmasının nedeni olarak İklim değişikliği ve  özellikle bu değişikliğin etkisi ile arıların hastalıklara adapte olamaması; Varroa, Arıcının kendisi ve dünyayı yaşanmaz hale getiren insanlar ve devletlerdir. Avrupa Birliği (AB), Arı ve Arıcının gelişimi için her türlü kolaylığı sağlamak için uygulamalar; Hastalıklara dayanıklı, saldırgan olmayan arı çeşidi için araştırmalar yapmaktadır. AB; Aynı zamanda gezginci arıcılığa, mesafeli durmaktadır.

Gelecekte Avrupa çapında orijinal arı ırklarının yaşatılması ve çoğaltılması için ‘uçuşa Yasak’ koruma alanları oluşturulmaktadır. Ana arının sol ayağı, arının hareketi anında sürünüyor ise; Ana arıyı değiştirin. Arılar içerisinde, hem şerbet hem polen ile beslenen arılar; Sadece şerbet ile beslenen arılardan daha fazla yaşamış ve çoğalmışlar.

Ana arı; hastalıklı arıyı biliyormuş. İşçi arılarda hastalık / enfeksiyon var ise; kendini korumak için bağışıklık sistemini aktif hale geçiriyor. Arılar kendi aralarında iletişimlerini antenleri sayesinde sağlıyorlar. Anten hareketi hızlı ve daimi ise arı sağlıklı, yavaş ise, hastalık belirtisi oluyor. Polenin olmadığı zamanlarda, arı ölümleri daha çok oluyor. (poleni çok almayınız, polen ile dolan çitaları başka kovanlara verin veya muhafaza edin, sonra olmayan yer ve zamanda kovana koyun)

Petek gözüne sıkıştırılan polen; 3 – 5 gün içerisinde bitiriliyor. Tarlaya giden arı, enerjisini polen ile sağlamaktadır. Bakıcı arılar larvaları, bal+polen+su+arı sütü karışımı ile besliyorlar. Ana arı ise sadece, arı sütü ile. Polen yok ise, polen yerine soya unu+mısır nu+yumurta akı karıştırarak veriniz. Oksalik asidi, Varroa için bir kere veriniz. Arı, çiçek içindeki nektarı, nektar içindeki şekerin kokusundan biliyormuş. 07.02.2018

Arı ve Doğa hakkında.

02.2018 – İspanyada ki Pauk (Paul)  Mağarasında keşfedilen taş ve kaya parçaları üzerinde bulunan kazıntı ve çizimler üzerinde yapılan araştırmalara göre arı, 80 milyon -Paleontolojik (Taş) Devri- yıldır yaşamaktadır. İnsanlar da, dokuz (9) bin yıldır yabani  arı ballarının alımı ile uğraşmakta-yız-dır. (Beslediğimiz, balını aldığımız arılar bile, yabani sınıfına girmektedir)

–  Bitkiler üremek için, rüzğar ile birlikte çeşitli böcek ve arılara ihtiyaç duyar.  Çiçek açan bitkiler, böcek ve arıların ilgisini çekebilmek  için çiçek tomurcukları dibinde şekerli bir madde üretirler. Bu maddeye, nektar denilmektedir. Arılar, çiçeğin birinden nektar alır, diğer bir çiçekten de polen alarak kovana gelmekte iken aynı zamanda bitkilerin eşeysel üremelerine, katkı sağlamaktadırlar. Getirdiği nektarı kovanda hazır bekleyen genç arıya verir, poleni de gerekli yere bırakırken arı, özel salgısı ve bal ile karıştırarak, petek gözüne sıkıştırır.

– Bu işleri biten arı tekrar, araziye çıkmaktadır. Nektar ve polenin koku ile tadı, getirildiği bitkiye göre değişmektedir. Çitaya konan nektar en erken,10 gün içerisinde bala dönüşmektedir. Bir bitki üzerine daha önce bir arı konmuş ise, O bitkiye kokusunu bırakıp gider. Kendisinden sonra gelen başka bir arı, bu kokuyu aldığı zaman; – Nektarın kalmadığını bilir ve oyalanmadan gider.

–  Dış sıcaklık ne olursa olsun, çitaların arasında sıcaklık 34 ‘C dir. İç  sıcaklık 34 ‘C geçtiği zaman,  genç arılar kovanı serinletmek için,  giriş deliği önünde kanatları aracılığı ile içeriye, serin hava gönderirler. Arılar, sıcak havalarda günde, 16 saat çalışır. Arılar, dış sıcaklık 14 ‘C ve altına indiği zaman (dikkat ediniz yumak olmazlar sadece) görevliler haricinde dışarıya çıkmazlar. Arılar uyumazlar. Mesela sabahın erken saatlerinde dışarısı serin olduğu için arılar, şevkli olarak  uçuşa gitmezler. Havanın ısınmasını beklerler.

–  Sıcak havalarda uzaklara gidip karanlığa kalan arı, geç vakit kovanına gelir, gittiği yerde ‘yatıya’ kalmaz. Bu ise, bulutlardan yansıyan (polarizasyon) güneş ışını sayesinde olmaktadır.

–  Kovan bakımı anında arılar tedirgin olmaktadır. Bizler genelde körük vasıtası ile, arıların tedirgin olmaması için duman veririz. Gerçek yabani hayatta ise dumanın manası şu: Ormanda -yangın- duman kokusunu alan arı, hayatta kalabilmek için kovuktaki yuvasını terk etmekte. Bunun için önce  yuvasındaki balı fazlası ile yeyip, çıkmaktadır. Haliyle karın bölgesi fazlası ile şişen arının uçma, saldırma ve SOKMA durumu zorlaşmaktadır. Arının soka bilmesi için karnını aşağıya doğru bükmesi gerekiyor. Karnı şişen arı ise, bu bükme işlemini  ya yapamıyor veya zorlanıp, iğnesini yeterince sokamıyor.

–  Arılar kovanda iken gün ışığından hoşlanmazlar. İncelenmek üzere dışarıya alınan çita üzerinde özellikle ana arı var ise, gün ışığını gören ana arı o an hemen yumurtlamayı bırakıp, çitanın alt ve arka tarafına diğer arılar ile birlikte geçmektedirler.

–  Ana arı, 10 – 15 erkek arı ile çiftleşmekte. Çiftleşme uçuşu anında, çiftleşecek erkek arının haricinde fazladan erkek arılarda bu uçuşa katılmaktadırlar. Fazladan uçuşa katılan erkek arıların amacı, çiftleşme uçuşu anında ana arının kuşlar tarafından yenilmesini önlemek, kendilerini ana için  feda etmek, imkan bulurlarsa çiftleşmek amaçlıdır.

–  Erkek arılar, bir kovanda 100 – 400 arasında olur. Hortumları kısa olduğu için nektar toplama becerisine sahip değillerdir. İşçi arının 3 katı bal yerler. Kovan içerisi veya dışında hiç bir iş yapmaz, kovan güvenliğine bile karışmazlar. Mevsimsel olarak ana arıların çiftleşme sezonundan sonra 3 – 4 işçi arı tarafından  kol, bacak ve başından tutulup, dışarıya atılırlar.

–  İşçi arılar, bir kovan içerisinde 120 bin tane olabilirler. Görevleri ölünceye kadar çalışmaktır.  Yeni doğan bir işçi arı 1. – 3. gün çıktığı ve diğer petek gözlerinin bakım işini, 4. – 7. güne kadar kovan etrafında kovanı tanıma ve etrafı görme İLK uçuşu ile larvaların bal ve polenle beslenilme işinini, 7. – 12. gün arası süt üretme ve -kadro askeri gibi- ana arının bakımı, yıkatılması ve besletilmesi, 12. – 18. gün arası bal mumu üretmek ve örmek, güvenliği sağlamak, getirilen nektarı tarlacıdan alıp, işleyip petek gözüne koymak ve 18. günden  ölünceye kadar (≈ 20 gün boyunca) araziden nektar ve polen getirmektir.

–  İşçi arı, 1 (bir) saniyede 440 kere kanat çırpıp, boş iken saatte 65 km, nektar ve polenli iken 45 – 50 km hızla uçmaktadır. Ayrıca bir at kendi ağırlığı kadarını, kızak köpeği dört katını götürmekte iken bir arı, kendi ağırlığının 20 katını taşımaktadır.

–  Arı dansının keşfi: Arıların kovan içerisinde iken, arazide tespit ettiği nektar veya diğer ürünlerin yerini tarif etme anında yaptığı dansın anlamını ilk keşfeden kişi; Avusturyalı etoloji/zooloji uzmanı Karl von Frisch (1886 -1982) olmuş. Arı; Arazide bulduğu nektar, polen, propolisin nerede olduğunu arı arkadaşlarına tarif ederken, O an güneşin bulunduğu yere göre dik bir çizgi çizer gibi yürür. Burada ölçüt, güneşin kendisidir. Petek üzerinde Çizdiği – yürüdüğü hat üzerinde iken, bulduğu nektar, polen ve propolisin güneşe göre hangi yönünde ise O tarafa yönelir ve durur. Bu duruş yeri, aranan maddenin acısını verir. 09.2016

–  Arılar, kovan içerisinde kendi aralarında iletişim kurarlar. Önce keşif amaçlı uçuş yapılır. Keşiften gelen arı nektar, polen ve su hakkındaki bilgileri, kovanda bekleyen arılara aktarır. Bilgi aktaracağı bilinen arı ilk önce, güneşin yönüne doğru bakar şekli ile durur. Burada ölçü Güneştir. Güneşe göre 90′ sağ veya sol ile 180′ geriye dönüşler, nektar ile polenin yönünü gösterir. Ayrıca bu aktarma işlemi dairesel (O) ve sekiz (8) şeklinde dönüşler ile aşağı – yukarı karın titretme ve sağa – sola tüm vücudu sallama  şeklinde olur. O ve 8 dönüşleri ile karın titretme  nektarın, sallanmalar ise polen yer ve mesafesini gösterir. Mesela; 250 mt uzaklıktaki nektarın yerini bildirmek için = 30 saniye içerisinde karnını 5 (beş) kere titretir. 12.2013

2011- 2013 Akdeniz Bölgesinde Pürem Balı Üretimi.

12181020142224 - Çiçekli pürem (5)

pürem balı nasıldır :10. 2016 – Bu konuda şu ana kadar bilimsel bir açıklamaya rast  gelmedim. Bir fikrim olmamakla beraber, adı üstünde sadece pürem  bitkisinin nektarından oluştuğu için bu ad ile anılmaktadır.  Kırmızı – kahverengi karışımı bir görüntüsü ve  kendine has hafif ekşimsi, insana ferahlık veren kokulu bir tadı var. İlk zamanlarda pürem kokusu belirgin olur. Resimdeki  bal kavanozlarından öndekiler pürem, keçi boynuzu, sünemit balı, arkadaki çiçek balıdır. Öndeki pürem balları  kristalize olmaya başlamış. Pürem balının kristalize hali, diğer bitkilerin kristalize halinden farklı oluyor. Sanki havada uçuşan bir tüy gibi. Eski arıcı arkadaşlar: Pürem balı 7 (yedi) derde deva, 7(yedi) derdi azdırır derler.

2011 Eylül ayında, Seydişehir deki  gezgin arıcılık  yapan arkadaşlar Manavgat’a yağan yağmur haberinden sonra  kovanlarını toplayıp, genelde daha önceden bildikleri noktalara akın ettiler. Yağmurların yağması  ile yapılan kovan nakli sadece pürem nektarı için değil, aynı zamanda İç Anadolu bölgesinde çoğalan ‘ Sarıca‘ arılardan kaçmak için. Yalnız, Antalya bölgesinde olduğu bilinen ve toprak altında, duvar deliklerinde yaşayan, boyları en az 3.5 cm olan Kızıl arılar, İç Anadolu bölgemizde yaşayan küçük sarı arılardan daha tehlikelidir. Çünkü:

İç Anadolu bölgesinde yaşayan sarıca arılar, genelde kendine saldırılmadığı müddetçe sadece kovan içerisindeki balı yerler. Ak Deniz bölgesindeki kızıl arılar ise, bal arılarına saldırırlar. Bal eksilirse, bir şekilde bal tedarik edilir. Ama arı giderse, kötü olur. Tavsiyem, Antalya bölgesine kovanları götüreceğiniz de, yanınıza sinek öldürücü -fısfıs tüpler ve sıvı DDT  alınız. Bu ilaçları sıkmak içinde yanınızda fıs fıs püskürtme işlemi yapan plastik tabanca kutuları bulundurunuz.

Gelelim püremin bulunduğu bölge ve pürem balı üretiminin ne olduğuna : Pürem bitkisi, bir nebze çalı şekline benzer.  Seydişehir üzerinden  Manavgat yönüne doğru gidişte, Gündoğdu ilçe yol ayırımını tahminen 5 km geçildikten sonra, yol kenarındaki tepe ve dağ üzerinde görülmeye başlanır. Yalnız bu bitki, Ak Deniz bölgesinin her noktasında görülmüyor.

Gördüğüm ve soruşturduğum üzere 2010 yılındaki pürem balı hasadı, Seydişehir deki arıcı arkadaşları oldukca memnun etmişti. 2011 yılı  Ekim ve Kasım aylarında yapılan hasattan pek memnun olanını görmedim ve duymadım. Peki geçen sene bal hasadı iyi iken,  bu sene neden olmamıştı? Bütün mesele, meteorolojik koşullara dayanıyor.

2013 Kasım itibari ile Manavgat ta yetişen pürem bitkilerinin çiçekleri tam açmadı. Yinede sünemit, pürem  ve keçi boynuzu çiçeği hasadı güzel oldu. 11 kovanımdan az- çok 24 çita aldım ve strafor ile sıkıştırıp şerbetledim.  31 Aralık 2013 Salı günü tekrar kontrola gittim. Bir kovanımın anası ölmüş. Kalan arıları dışarıya silkeledim. Bu arıların üzerinde ana kokusu olmadığı için, diğer kovanlara sorunsuz girerler. Diğer kovanlardan birer çita  çektim. Alt hava giriş ile üst çıkış yarıklarını biraz daralttım. Bazı kovanlarda hala alınacak  nektarlı çitalar vardı, Almadım. Çita aralarına ilaçlı karton  ve örtü tahtası üzerine -her ihtimale karşı- sorma şeker koyup, kapattım.

Ak Deniz bölgesine Sonbahar ve Kış mevsiminde, denize bakan taraftan bu bölgeye yağış ve sıcaklık gelse de,  yükseklere yağan karın soğukları, poyrazdan güneye doğru esen  soğuk rüzğarlar vasıtası ile,  bu    bölgeye inmektedir. Bu soğuklar, bitkinin tam açmasını veya nektarını oluşturmasını engelliyor veya oluşumu geciktiriyor.

Az yağan yağmur, bitkiyi besleyemediği gibi çok yağan yağmur da, nektarı akıtıyor ve tarlacının araziye gitmesini engelliyor. Hatırlarsanız 2011 yılı Antalya bölgesinde, bol yağış oldu. 12.2011

İklim değişiyor, arılar kayboluyor.

Arıların kayboluşunda (ve doğanın harap olmasında) küresel ısınma ile bağlantılı iklim değişikliğinin etkili olduğu belirtiliyor.

02.2018 – Berlin, Hür Üniversitesi’nden arı uzmanı Benedikt Polaczek’e göre, son yıllarda arı topluluklarının kitlesel ölümünün asıl nedeni Varroa zararlısı ve uyuz böcekleri .

Dünya iklimindeki istikrarsızlık: Vücut direnci düşen arılar, küresel ısınma sonucu erken gelen bahara yakalanınca, değişken hava karşısında yorgun düşüyor. Şubat ayında ısınan hava (ya aldanan ve)  kovandan çıkıp bal toplamaya başlayan arılar, sonra birden bire bastıran soğuktan, halsiz düşüyor. Ardından aniden gelen sıcaklar, insanları olduğu kadar arıları da etkiliyor. Arıların ritmini bozan bir başka uygulamada, arıcıların daha fazla bal almak için kovanları kamyonlara yükleyip bölge bölge gezdirmeleri dir.

Bilinçsiz ilaç kullanımı ve Varroa : Parazitlere karşı geliştirilen ilaçların, arıcılar tarafından bilinçsiz kullanımı da arılar açısından tehlike arz edebiliyor. Bu ilaçlara karşı varroa zararlılarının zamanla bağışıklık ve direnç kazanması sonucu arı yetiştiricileri çareyi, fazla dozda ilaç kullanmakta bulabiliyor.  Ancak ilaçların kovanlarda ve peteklerde bıraktığı kalıntının kokusundan rahatsız olan arılar, kovanlarını terk ediyor ve geri dönmüyor.  Arı larvalarında ölümlere de neden olan yüksek dozda ilaç kullanımının yanısıra, ilaç seçimi ve ilaç uygulama zamanlarında da bilinçli olmak gerekiyor. Diğer bir etken ise arı üzerinde asalak yaşayan Varroa biti, arının kanını emerek ölümüne sebep olmaktadır.

Radyasyon :  Amerikan Arizona Landau Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmanın  sonuçları ise oldukça çarpıcı. Çıkan sonuçlara göre, cep telefonlarının ve baz istasyonlarının yaydığı radyasyon, arıların yön bulma yeteneklerini tamamen çökertiyor. Araştırmayı yürüten Dr. George Carlo arıların yayılan elektromanyetik dalgalardan olumsuz etkilenerek yön bulma yeteneklerini kaybettiklerini ve kovanlarına dönemeyince kolonilerin dağıldığını söylüyor. (Radyasyon, sadece arılara zarar vermez, tüm canlılar için tehlikelidir.)

Tarım etkileniyor :  Bazı bölgelerde arıların yüzde 70’inin iz bırakmadan gizemli bir şekilde ortadan kaybolması, kuşkusuz en çok tarımı etkiliyor. – Diğer taraftan, tarımda daha çok verim almak, tohumlara zarar veren böceklerden kurtulmak için bitkinin kendine veya toprağa atılan zehir, ilaç ve gübrelerin, arılara verdiği zarar bilinmektedir.- Arılar, ayaklarına yapışan çiçek ve bitki polenlerini taşıyarak 130 bin farklı bitki türünün döllenerek çoğalmasını sağlıyor. Sadece bir kovandaki arılar 1 gün içinde, 400 kilometrekarelik bir alanı dolaşarak 1 milyon çiçeğin döllenmesini sağlıyor. Çünkü bu işlem gerçekleşmez ise bitki ve meyveler yavaş yavaş ortadan kalkar. Bu da hayvanların ve insanların yaşamının tehlikeye girmesi anlamına geliyor. Arıların polenleri taşıması yoluyla çoğalan bitkiler, insanların tükettikleri besin maddelerinin üçte birini oluşturuyor.  Kaynak  DW – 12.2011   Mecit ALBAYRAK

Seydişehir Susuz Yaylası ve Doğanın değerini bilmek.

11.2015 – Gözümüzün alabildiği uzaklıklarda ki dağlar, ovalar, ağaçlar, çalı-çırpı  her ne varsa hepsi insanoğlunun emrinde. İtiraz yapma hakları yok. Ta ki, vakti saati gelinceye kadar.

Bu saydığım yerlerin, itiraz etme saati geldiğinde, insanoğlunun bunun önünde durması’da mümkün değil. Bunu da hepimiz, bir şekilde biliyoruz.

Aklımıza estiğinde, heybemizi  doldurup, istediğimiz topraklara piknik adı altında gezmeye; diğer bir tabir ile o güzelim bakir toprakları pislemeye koşarak gidiyoruz. Kendi evimiz, bahçemiz vb diğer yerlere bir şeyler atmayı beceremediğimiz gibi birileri de atacak olursa, çocuğumuz bile olsa kıyameti koparmayı görev biliriz.

O güzelim sarı çamlar, köknarlar, meşeler altında ve bu ağaçlara değen rüzğarın getirdiği ağaç kokularını ciğerlerimize çekerken, aynı zamanda pikniğin olmazsa olmazı  mangallar içinde, bazende  ağacın tam altında  ateşimizi yakıp, getirilen et ve et cinsi gıdaları pişirip yemeği mecburiyet  olarak görürüz. O güzelim bakir toprak ve ağaç altları pisliklerimiz  ile dolmaya başlarken,  heybelerimiz boşalır, karnımız şişer.

Seydişehir ilçesi  Konya / Meram Dutlu kırı yol ayırımı üzerinden Konya belediye önü 87,  Akseki yol ayırımı 66km,  Manavgat içi çay köprüsü üzeri 135 ,  Antalya 215, Beyşehir ilçesine ise 33 km mesafede yer almaktadır. Rakım olarak denizden 1135 mt yukarıdayız. Akdeniz ve İç Anadolu bölgesinin ulaşım ve iklimi konusunda geçiş bölgesiyiz. Dağlarımız, Toros’ların uzantısı olup, yakınlardan uzaklara kadar meşe, kara çam, köknar ağaçlarımız mevcuttur.

Antalya yolu üzerinde bulunan ve  memleketimde Susuz yaylası  olarak bilinen mevki, Ankara çıkışlı kişiler başta olmak üzere, hatta kafileler halinde Mevlana ve Kapadokya   turlarına katılan yabancı turistler bile, bu yolu kullanan ve  Antalya bölgesine  gidip – gelen herkesce bilinen, görülen yerimizdir. Bu konuda dağlarımız piknik amaçlı, namlı yerlerdir.

2010 yılı mayıs ayı içerisinde biraz kalabalık olarak buraya  gelmiştik. Ki, bahar ve yaz aylarındaki insan sesleri, kuş giller familyasının seslerini bastırır. Eşyalarımızı indirdikten sonra çevremdeki kişilerin biraz hayret, birazda kızgın bakışları arasında ilk işim, arabamda sürekli taşıdığım kürek, çapa ve  testeremi çıkarıp,  çevremi temizlemeye başladım.

Benim huyumu bilen, öyle iken ginede bana kızmaktan’da geri kalmayan akrabalarımın kızma sebebi; – Sen temizle, gine batıracaklar,  söylem ve düşüncelerinden dolayı idi. Ginede dinlemeyip, temizlemiştim.

25 Eylül 2010 cumartesi günü bu sefer sadece ailemi alarak aynı yere piknige gittim. Gine eşyalarımızı indirdikten sonra ilk işim, temizliğe başlamak oldu. Bu dediğim yer, yolun kenarında  yaklaşık  3 – 400 metre kare bir yer. İnanır’mısınız!  buranın 4/3 nü  2.5 saatte ancak temizleye bildim.

Sayı olarak en fazla atık, ıslak peçete denen mendillerdi. Birem birem tırnaklarım ile topraktan söküp, torbaya biriktirip, belirlediğim bir yere attım. Daha sonra cola, soda, bira cam ve  plastik şişelerini toplayıp şehir içine getirip, – kullanılabilir atıklar çöp kovalarına,  attığım şişe sayısı 25 tane iken, toplamaya zamanım ve takatim kalmadığı için bıraktığım teneke kutular ise, bundan az değildi. Topladığım bütün pislikleri-nizi-  ise taş oyuk arasında kontrolum altında yakarak, imha ettim.

İnanırmısınız, o yorgunluğuma ve de ailemin –Hadi artık yeter, kendi işlerini yap; demesini bile dikkate almadan yapmaya devam ederken, bu yaptığım işten, temizlediğim pisliklerinizden dolayı zevk aldım. Çünkü ben, doğa dostu olan ve bu ortamda bulunmaktan coşku ile  zevk alan bir anlayışa sahibim.

Peki ya sizler ! Benim pisliğimi temizlemeyin, gerekte yok. Ama en azından kendi pisliğinizi temizlemekten, tedbirinizi kısmende olsa almaktan neden imtina ediyorsunuz? Sahibi olduğunuz yeri temiz tutarken, doğayı her şeyden önce kendinizi, çocuk ve torunlarınızı  geleceğinizi neden düşünmüyorsunuz! Neden? O güzelim bakir toprakları pislik içerisinde bırakmayı, kendinizde bir hak olarak görüyorsunuz. ?!

Bu yaptıklarınızı kendinizde bir hak olarak görmeye devam ederseniz, O topraklar, günü geldiğinde siz ve bizlerden, hakkını almayı da kendinde bir hak olarak görecektir.              Eylül 2010. 

ARI VE ARICILIK HEVESİM !

11.2015 –  Arıcılığı  yıllardır yapmak isterdim. 1987 yılında Alüminyum fabrikasında çalışırken, arıcılık kursuna gitmek istedim. Lakin, kurs yeri ve saatleri uygun olmadığı için, gidemedim.

Emekli olduktan sonra bir ara 2 dönem apartmanımızda yöneticilik yaptım. Bu zaman içerisinde, ilçemizde açılmış olan arıcılık kursuna başladım. Genel kurulda apartman için çalıştırdığım kişi haklı, ben haksız oldum. Tekrar seçtiler ama,  hala ve hala çalıştırdığım kişiyi savunmaya devam etmeleri üzerine, yönetimi bıraktım. Bunu niye yazdım! Toprak ve Arının, verilenleri inkar etmediğine inandığım için.

Kurs sonunda arıcılık sezonu bitmek üzere olduğundan, hemen arıcılığa başlayamadım. 2010 yılı Nisan ayında, kurs hocamın vasıtasıyla  öğretmenlikten emekli bir arıcı ile temas kurup, başlangıç olarak iki arılı kovan  alma konusunda anlaştık. Yalnız arılar kışlık  yerleri olan Antalya’dan geleceklerdi.

22 Nisan 2010 cuma gecesi bir kamyon dolusu kovan geldi. Saat 02.00 de indirmeye başladık. Beş gün sonrası ustam olacak kişinin önerileri ile iki adet kovanı seçtik. Ustamın yanında bir ortağı var. Esas yönetim hoca’da.

Onların yanında bazen sorarak, bazende yaptıklarını gözetleyerek bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Mayıs ayı içinde bir hazır ana alarak, 2 kovandan  3. kovan çıkarttık. Bu sene çiçek bakımından kısır bir dönem olduğu konuşuldu. Geçen sene ‘oğul’ çok vermişken, bu sene ustalarımın yaklaşık 110 kovanından sanırım, 10 tane oğul aldılar.

Her işin kendine göre bir zahmeti var. Haliyle ağır bir işi olmasa da, kovanların yanına gidip gelmek bile bir iş. Bunu şikayet yönünden yazmıyorum. Kovanların olduğu mevkinin, tepelerin ve dağların yanında olması, bana apayrı bir haz veriyordu. Bu işi zevk ala ala yapıyordum vede hoşnut’tum.

İyisi – kötüsü ile 5 ay 10 günlük acemilik ve yaz dönemi, 25 Ekim 2010 cmt akşamı,  Allaha  şükür selamet üzere bitti. Saat 16 – 17 arası rüzğar ve gök gürültüsü ile başlayan bir güz yağmuru serenomisini yaşadık. Neden sonra yağmur dindi. Bu sefer ustalarla beraber, daha önce indirdiğimiz kovanları bu sefer daha kalabalık bir şekilde kamyona yükledik. Yüklemenin sonuna doğru yağmur tekrar çileşmeye başladı.

Başkaları ile konuşurken, – Benim 2.5 kovanım var, diyordum. İlk iki kovanıma ilave koymuşken, çoğalttığımız kovan sadece damızlık olarak kalmıştı.

Ustalar tekrar Antalya yolunu tutarken ben, komşumun bağına doğru hareket ettim. Daha önceden kovanlarımı nereye koyabilirim! diye düşünceye kalmıştım. Öyle ya sadece benim isteklerim değil, başkaları ne diyecek, buda önemli idi. Ama düşündüğüm kadar değilmiş. Sağ olsun komşum Hasan Gürcan abi, – Şuan deyil ama, şimdilik kardeşimin bahçesine koyalım, sonrasını hallederiz, deyince rahatladım.

Kovanlarımı koyduğum Bağarası mevki her yeri sebze bahçeleri dere tepe yeşillik olan bir yer. Şimdi nerede ise ‘bir karış’ yeşil tepeleri zor bulunan, her yeri beton evlerin kapladığı, sadece yağmur mevsiminde su gözleri açılan, bazı vatandaşların betonlaşmaya direndiği,  yeşillikler arasında bir bölgemiz.

Kovanlarımı koyduğum yer, ‘hala ben varım’ diye bilen bir yeşil bölge. Yakınında  yazın yok olma durumuna gelsede devamlı akan bir çay mevcut. Ertesi gün arılarımın hatırını sormaya yanlarına gittiğimde arılar sanki bana – Abi, bizi o kurak tozlu yerde öldürmüşsün; derecesine canlı ve eskisine göre daha hareketli idiler.

04.10.2010 pzt günü, kovanlarımın iki tanesini açtım. Nakliye sonunda bir hasar olup olmadığını görmek istedim. Üzerinde ilave olanın birini açtım, hasar yok. Mayıs ayında ana verdiğimiz kovanı açtım. Bu kovanda daha öncesi bal çıtası almıştık ama, geleceğimize yakın usta, aç-tır-madı.

Kovanı açtım ne göreyim; ilaveli kovanda arısız boş yer görünmezken, bunda arılar üst ,üste binmişler. 9,5 çıta bal ve arı dolu. İkisini alıp, taze çıta koydum. Etraf arı kaynıyordu. Çorabımın üstünden ve 4 yerimi soktular bile. Şu an saat gece yarısın geçti ve  0,30 , sokulan yerlerim hala sızlıyor. Sızlıyor ama; Bacaklarımda sinirsel bir durum var,acaba faydası olur’mu?

Şimdi kovanlarıma  istediğim zaman, tabii ki gerektiğinde istediğim şekilde bakıyor, sağını solunu inceliyor  ve bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. (haklı-haksız) Şunu yap, şunu yapma diyende yok. Zevkim iki katına çıktı. Ölürlersede –  Şahlanırlarsa’da sonuçta benim arım. Ayı’ya sormuşlar:

Ensen neden kalın ?  Kendi işimi, kendim görürüm, demiş.

Ustaların yanında onlar için çalışma mecburiyetim olmamasına rağmen, – Hem yardım edeyim, hem bir şeyler öğreneyim, diye 110 kovan benim miş gibi, çalıştım. Hal böyle iken, esas usta öğretmen arıcı, 2 sorumdan sonra  – Çok soruyorsun,  dedi. Siyasi görüşümden dolayı, aralarında istekle dolaşmama rağmen beni yetiştirme isteği öğretmen olmasına rağmen, az idi.  Kovan bakım sırası benim kovanlara gelindiğinde -lütfeder gibi-: Şunlara da bir bakalım, derdi. Ben ise, bildiğim bir bilgiyi başkalarına vermek için, ayaklarına gider, gitmek için bahaneler arayan biriyim. (2015) Belli değil mi? Yaşadıklarıma atıfta bulunmak için değil. 2011 yılı başında, kendi adımla bu sayfayı açtım ve bildiklerimi siz dahil, herkesle paylaşıyorum.

Arılar; verileni inkar eden insan değil, bir  böcek.  İyi bakarsam, inkar etmeyip hepsi büyüyecek. Evet toprak gibi, arılarda inkarcılığı sevmezler. Ve baktığım kadarını bana verecekler.

İnşaallah, karşılıklı fikirlerimizi paylaştığımız arılı – ballı nice  yıllarda görüşe bilmek  niyazımla. Kalın sağlıcakla.  10.2010    Mecit   ALBAYRAK

Seydişehir Kuğulu mesireliği.

Şubat2011-Ferzine çeşmesi ağaç dib, kardelenler Şubat2011-Kuğuludan SŞ. 160820142086- deponun suyu

11.2015 – Dünyadaki tüm toprakların “ bakir ”  insanların ” cahil ” sayıldığı zamanlarda, her şey doğal ve doğallığını devam ettiriyordu. Öyle ki, insan ayağının bastığı arazilerin büyük bir çoğunluğunun sulak ve bataklık, bütün ürünlerin doğal olduğunu bu zamanda bilgi mahiyetinde’de olsa  bilmeyen çok nadirdir. Her ne zaman, insanlar medeni ve teknoloji sahibi oldular, o zamandan bu tarafa doğanın, doğallığı ve ellenmedik bakirliği kalmadı.

Benim’de 45 yıl öncesinde, özellikle avcıların ve görevlilerin ayak bastığı, bu kişilerin gidemediği yerlerede kırık – dökük kayıklarla içinde gezindikleri sazlık, bataklık olan, mevsimine görede göçmen kuşların gelip konakladığı, yumurtalarını bıraktığı, giderken de yavrularını yanlarında alıp götürdükleri bir Kuğu‘lumuzu duyar ve hatırlarım.  Yabani Kazlar ve ördeklerin sadece adları kaldı. Bıldırcın ve Keklikler  -vurmak için- ‘mikroskopla’ aranıyor. Buraya adını veren  KUĞU ları ise Seydişehir Belediyemizce, Kuğulu’nun adına layık olması babından, 2012 yılında 3 tane kuğu temin edilip, havuza bırakıldı.

Kuğulu‘muz; Şehrimizin güneyinde, Antalya yolu üzerinde; Toros Dağlarının uzantısı –Giden Gelmez  dağ gurubuna dahil olanKalafat dağının yarım daire şeklinde kucakladığı; Yazın yeşillikler içerisinde kısmen sulak ve sulanan;  Kışın ise Allah vergisi, su deryası bir mesireliği miz. Şehir merkezine 8 km mesafededir. 40.400’e varan nüfusumuz (2012)  için son 8 -10 sene hariç, tüm içme sularımız burada bulunan ≈ 4 mt derinlikteki kuyudan, pompalar vasıtasıyla depoya basılırken, buna sonradan artezyen kuyuları da ilave edilmesi mecburi olmuştur. 2008  yılında  Şehrimize bağlı Akçalar kasabası yakınındaki Çal tepesi (gelen soru üzerine  Çal tepesi rakımı ≈ 1210 mt) üzerinde başlayan  artezyenden su çıkartma çalışmaları, 2012 yılında neticelenmiş ve yeni su hattı, eskisine bağlanmıştır. Yalnız bu suyumuzdaki kireç oranı biraz fazla gelmekte olduğundan Belediyemiz, bu suyu fizyolojik arıtma yoluna gideceğini bildirmişti. (2015 hala yapılmadı)r.

Bu güne kadar açılan tüm artezyen kuyu ve sularının şehrimize iki yönlü faydası olacağı beklenilmektedir.

Birincisi, içme suyu hacmi çoğaltılmıştır. 2. ise ki: –burası daha önemli–  Seydişehir ilçe merkezine ve Etibank Alüminyum Fabrikasına,  Kuğulu ve  Bel dibi mevkiinden basılan yeraltı su miktarı haliyle  azalacaktır. Bu ise, Kuğulu yer altı su miktarının artmasına, Kuğulunun sulak olmasına neden olacaktır.

Yağmur mevsimin kısmen başladığı Ekim ayından itibaren, yer altı nehir ve göletlerimizin dolması ile önce, zemin yüzeyinde sular çıkmaya başlar. Kasım – Aralık ayları içerisinde, çoğalan yağmur sularının etkisi ile, Kuğulu zemininden dikine ≈ 30 mt yükseklikte ve 100 mt içeride ve Kalafat Dağının üzerinde  olan, halk arasında ‘Gürlevik‘ denen noktadan önce uğultular, sonrası havaya tazyikle fışkıran yer altı sularımız; Yer altındaki su bolluğunun bir nişanesi olarak, beyinlerimize kazınır.

Gürlevük kasım 2009 ve  2010 yılı Aralık ayının son haftasına doğru patlamıştı.  Gürlevük – Gürlevik in suyu fışkırdığı zaman önünde, dikilmek çok zor olur. Öyle’ki, suyun ilk çıkış anındaki uğultu sesi, kuş uçumu ≈ 1 km mesafeden duyulur. Bu su ile beraber yer altındaki akarsu – gölet içerisinde yaşayan, şehrimizde yağ balığı olarak addedilen ve sevilen, bölgemize mahsus bir balık türü, yer yüzüne çıkar--.

Şunu da belirtmeden geçemiyeceğim: İnsanoğlu gibi aç ve bencil bir mahlukat yoktur. Bu balık geçmiş yıllarda haddinden fazlası ile bölgemizde yaşamaya gayret ederken; Bu balığı yemek için yakalamaya çalışanlar,  azı ile yetinmediği gibi, bazıları da değişik bölgelerde daha büyük balıkları yakalaya bilmek için, bu balıkları yem olarak kulanıyor, hemde 3-5 tane  değil, bidonlara doldurup götürüyorlardı. Hazıra ne dayanır? Haliyle yeryüzüne çıkan yağ balıkları da, suların çekilmesi ve bilinçsizce yakalanmaları neticesinde, yok oldu. Evet; Her nimetin bir külfetinin olduğu, aşikardır. Diğer bir etken ise; çok yağan kar ve yağmurun etkisi ile dolan yer altı sularımız, her yedi (7) senede bir yer yüzüne patlar ve yüzlerce dönüm arazi sular altında kalır, yer altında üreyen yağ balıkları da göz önüne çıkardı.

Benim Kuğulu ile olan bağlantım sadece yazın piknik amaçlı değildir. Özellikle insanların olmayıp, yabani domuzların yattıkları çalı diplerinden, sanki bana; ‘Hala ne duruyorsun ,akşam oldu, ezanlar okunuyor, git‘, der gibi homurdanmalarına kadar yağmurun, sulu sepenin altında, sonbahar ortalarında başlar, su akıntısının kesildiği Mart – Mayıs ayına kadar devam eder-di-.

Kimine göre ben defineci…., kimine göre de  Allah rızası için  oralarda oyalanan, düzenleyen doğayı seven biriyim. 2008 – 2010 yıllarının kış aylarında 3 yıldır çalıştığım o bölgelerde artık yapacağım çok bir iş kalmadı. Peki ben ne yapmıştım:

Bu bölgenin, Ferzine Çeşmesine çıkan taş yolu, AKP’li belediye başkanımız İbrahim Halıcı yaptırmıştı. Bu taş yolun üst tarafı ve yukarılardan gelen yer altı suları, bu taşların üzerinden geçerek, öbür tarafından araziye yayılıyordu. Suyun yayılması bir tarafa, taşların üzerine çamuru yaydığı gibi akan su,  taşın altındaki toprağı yumuşatıp akıtmakta ve yolun bozulmasına neden olmakta idi. Peki, bu durumu, belediye çalışanlarının görmemesi veya duymaması mümkün mü? Değil! Bu yol yapıldıktan 1,5 – 2 sene sonrası, tabiri caiz ise bu görevi ben devraldım. Orada bulunmam ve gayretlerim, aynı zamanda benim ruhumu gençleştiriyordu. Öyle ki, yağış altında goçuğumdan damlayan suyu bile dikkate almıyor idim.

Bu heves ile, Ferzine Çeşmesinin 15 mt yukarısından çıkan yer altı suları için aşağıya doğru ≈ 250 mt su yolunu bazen balyoz ile, bazen kazma – kürek, bazen çapa ile açtım. 2011 yılından bu tarafa, medarı iftiharım olan bu yer ve su yollarını görmek, bozulan yerleri yeniden yapmak için zamanım olmadı. Nasip olursa, bu yıl kontrol ve düzenleme için çıkmak istiyorum. Ve 01.02.2014 Cumartesi günü tekrar aynı yere gidip, bozulan kanal  yerlerini  onardım, düzenledim.   10 . 2010    Mecit  ALBAYRAK